TEPKİSİZLİĞİN KÖK NEDENLERİNE İLİŞKİN BİR ANALİZ
İnsanların, karşılaştıkları yanlışlıklar, haksızlıklar, toplumsal sorunlar veya kendileri için olmasa bile başkaları için tehlike oluşturabilecek durumlar karşısında neden sessiz ve tepkisiz kaldıkları; üzerinde düşünülmeye değer önemli bir meseledir.
Üstelik burada sözünü ettiğimiz tepkisizlik yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı değildir. Ailede, iş hayatında, kurumlarda ve toplumun hemen her kesiminde karşılaşabileceğimiz bir davranış biçimidir.
Bazen gözümüzün önünde bir haksızlık yaşanır ve kimse itiraz etmez. Bazen herkesin yanlış olduğunu bildiği bir uygulama yıllarca devam eder. Bazen de toplumun önemli bir bölümü bir sorundan şikayetçi olduğu halde, o sorunun çözümüne yönelik anlamlı bir girişimde bulunulmaz.
Peki, neden? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur.
Psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyoloji alanındaki araştırmalar, tepkisizliğin ardında psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel ve kurumsal birçok neden bulunduğunu gösteriyor.
Bunlardan bazılarını aşağıda özetle belirtmeye çalıştım.
- SEYİRCİ ETKİSİ (BYSTANDER EFFECT)
Sosyal psikolojide seyirci etkisi olarak bilinen olgu, insanların özellikle başkalarının da bulunduğu ortamlarda bireysel sorumluluk hislerinin azalabilmesini açıklıyor.
Bir tehlike veya haksızlıkla karşılaşan kişi, çevresinde başka insanların da bulunduğunu gördüğünde, bazen farkında bile olmadan sorumluluğu onlara devredebiliyor.
“Nasıl olsa bir başkası ilgilenir.”
“Birisi mutlaka müdahale eder.”
“Bu kadar insanın arasında bana mı kaldı?”
Sonuçta herkes başkasından bir şey beklerken hiç kimse harekete geçmeyebiliyor.
Bu mekanizmanın temelinde sorumluluğun dağılması (diffusion of responsibility) bulunuyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Araştırmalar, seyirci etkisinin her koşulda aynı şekilde ortaya çıkmadığını gösteriyor. Özellikle tehlikenin açıkça görüldüğü bazı durumlarda başkalarının varlığı, müdahale etmeyi kolaylaştırabiliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca kalabalığın büyüklüğü değil; olayın niteliği, belirsizlik düzeyi ve bireylerin birbirlerinden ne bekledikleridir.
KİTTY GENOVESE OLAYI
Seyirci etkisi denildiğinde sosyal psikoloji tarihinde sıklıkla anılan bir olaydan söz etmek isterim.
13 Mart 1964 tarihinde, New York’ta Catherine Susan “Kitty” Genovese adlı genç bir kadın bıçaklı saldırı sonucunda öldürüldü.
Olayın ardından yayımlanan haberlerde, 38 kişinin saldırıya tanıklık ettiği halde hiçbirinin müdahale etmediği ileri sürüldü.
Ancak yıllar sonra yapılan araştırmalar, bu anlatımın önemli ölçüde hatalı ve eksik olduğunu ortaya koydu. Bütün tanıkların saldırının tamamını görmediği, bazı kişilerin müdahale etmeye çalıştığı ve yardım girişimlerinde bulunulduğu anlaşıldı.
Buna rağmen olayın yarattığı tartışmalar, psikolog John Darley ve Bibb Latané’nin seyirci etkisi üzerine gerçekleştirdikleri öncü araştırmaların ortaya çıkmasına katkı sağladı.
Bu çalışmalar, insanların başkalarının varlığında sorumluluğu nasıl paylaştıklarını ve bazı durumlarda neden harekete geçmekte geciktiklerini anlamamıza yardımcı oldu.
Genovese cinayetinin ardından yaşanan toplumsal tartışmalar, acil durumlarda bireysel sorumluluk ve yardım çağrısı mekanizmalarına yönelik farkındalığı da artırdı.
Burada dikkat çekici olan, bir insanın yaşadığı trajedinin ötesinde, toplumların sorumluluk kavramını nasıl algıladıklarının sorgulanmaya başlanmasıdır.
- SOSYAL UYUM, KONFORMİZM VE ÇOĞULCU CEHALET
İnsanlar, içinde bulundukları topluluğun davranışlarından etkilenmeye eğilimlidirler. Çevremizdeki herkes sessiz kalıyorsa, biz de yanlış olduğunu düşündüğümüz bir durum karşısında sessiz kalmayı tercih edebiliriz.
“Kimse itiraz etmiyorsa belki de düşündüğüm kadar önemli değildir.”
Bu yaklaşım, sosyal psikolojide konformizm olarak adlandırılan uyum davranışıyla ilişkilidir.
Ancak burada daha ilginç bir başka kavram var:
Çoğulcu Cehalet (Pluralistic Ignorance).
Bir topluluktaki insanların büyük bölümü, yaşanan bir durumun yanlış olduğunu düşünüyor olabilir. Fakat herkes diğerlerinin sessizliğine bakarak onların mevcut durumu onayladığını zannedebilir.
Böylece gerçekte çoğunluğun benimsemediği bir düşünce veya uygulama, herkesin benimsediği yanılgısıyla varlığını sürdürebilir.
Bir başka ifadeyle, herkesin yanlış bulduğu bir durum, herkesin sessiz kalması nedeniyle doğruymuş gibi algılanabilir.
Toplumsal yaşamda sıkça karşılaştığımız “Benim üzerime vazife mi?” ve “Neme lazım?” anlayışının arkasında da zaman zaman bu psikolojik mekanizmalar bulunabilir.
- ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK (LEARNED HELPLESSNESS)
Tepkisizliği açıklayan önemli kavramlardan biri de psikolog Martin Seligman ve Steven Maier’in çalışmalarıyla bilimsel literatüre giren öğrenilmiş çaresizliktir.
Birey, geçmişte gösterdiği çabaların sonuç vermediğini veya girişimlerinin olumsuz sonuçlarla karşılandığını tekrar tekrar deneyimlediğinde, zamanla kendi davranışlarının olayların gidişatını değiştiremeyeceğine inanabilir.
“Ben ne yapabilirim ki?”
“Zaten hiçbir şey değişmiyor.”
“Daha önce de denedik, ne oldu?”
Bu düşünceler yerleştiğinde insan yalnızca tepki vermekten vazgeçmez; tepki vermenin anlamlı olduğuna ilişkin inancını da kaybedebilir.
Daha da önemlisi, değişimin gerçekten mümkün olduğu koşullarda bile hareketsiz kalabilir.
Burada dikkat çekici olan, insanın yalnızca umudunu değil, kendi etkisine duyduğu güveni de kaybetmesidir.
- OTORİTEYE BAĞLILIK VE SORUMLULUĞUN DEVRİ
Bazı insanlar, karşılaştıkları sorunların çözümünü bütünüyle kendilerinden daha yetkili gördükleri kişilere veya kurumlara bırakma eğilimindedir.
“Yetkililer ilgilensin.”
“Yöneticiler düşünsün.”
“Devletin görevi değil mi?”
Elbette birçok sorunun çözümü gerçekten de yetkili kurumların sorumluluğundadır. Özellikle uzmanlık, hukuki yetki veya güvenlik gerektiren konularda profesyonel müdahale beklemek son derece doğaldır. Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Yetkili kurumlara başvurmak sorumluluktan kaçmak değildir. Asıl sorun, bireyin kendi imkanları ölçüsünde yapabileceklerini de bütünüyle başkalarına devretmesidir.
Özellikle sorunların çözümünü sürekli olarak seçilmiş veya atanmış yöneticilerden, otoritelerden, hatta yalnızca ilahi müdahaleden bekleme alışkanlığının yerleştiği toplumsal yapılarda bireysel inisiyatif zayıflayabilir. Oysa yöneticilerin sorumluluğu ile yurttaşların toplumsal sorumluluğu birbirinin alternatifi değildir.
- KORKU, GÜVENLİK KAYGISI VE YAPTIRIM ENDİŞESİ
Her sessizlik duyarsızlıktan kaynaklanmaz.
Bazen insanlar gördükleri yanlışın farkındadırlar. Hatta içtenlikle karşı çıkmak da isterler. Ancak karşılaşabilecekleri olumsuz sonuçlardan çekinirler. Fiziksel güvenliklerini kaybetmekten, cezalandırılmaktan, dışlanmaktan, mesleki geleceklerinin zarar görmesinden veya yakınlarının olumsuz etkilenmesinden korkabilirler.
Özellikle düşünce ve ifade özgürlüğünün yeterince güvence altında olmadığı ortamlarda bu kaygılar daha belirgin hale gelebilir.
Dolayısıyla insanların neden sessiz kaldığını anlamak için yalnızca bireysel cesaretlerini değil, konuşmanın ve tepki göstermenin kendilerine neye mal olabileceğini de sorgulamak gerekir.
Burada Franklin D. Roosevelt’in 1941 yılında dile getirdiği dört temel özgürlükten biri olan korkudan özgür olma (freedom from fear) düşüncesini hatırlamak yerinde olacaktır.
Çünkü insanların korkmadan konuşabilsikleri bir ortam, yalnızca bireysel cesaretin değil, aynı zamanda sağlıklı kurumların ve hukuki güvencelerin de ürünüdür.
- EMPATİ EKSİKLİĞİ VE TOPLUMSAL DAYANIŞMANIN ZAYIFLAMASI
Bir başkasının yaşadığı haksızlığı veya tehlikeyi kendi hayatıyla ilişkilendiremeyen birey, olup bitenleri görmezden gelmeye daha yatkın olabilir.
“Beni ilgilendirmiyor.”
“Benim başıma gelmedi.”
“Herkes kendi sorununu çözsün.”
Bu yaklaşımın yaygınlaşmasında empati eksikliği, toplumsal bağların zayıflaması ve bireysel çıkarların ortak sorumlulukların önüne geçmesi etkili olabilir. Ancak burada bireyselleşme ile bencilleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Bireyselleşme, insanın bağımsız düşünebilmesi, kendi kararlarını verebilmesi ve kişisel haklarına sahip çıkabilmesi anlamına da gelir.
Dolayısıyla sorun birey olabilmek değil, başkalarının haklarını ve sorunlarını bütünüyle önemsiz görmektir.
Bir toplumda bireysel özgürlüklerle toplumsal sorumlulukların birbirini dışlamak zorunda olmadığını hatırlamak gerekir.
- KÜLTÜREL VE TOPLUMSAL NORMLAR
Bazı toplumlarda başkalarının sorunlarına karışmamak, zamanla bir davranış alışkanlığına, hatta takdir edilen bir tutuma dönüşebilir.
Bizim kültürümüzdeki “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözü, bu anlayışın çarpıcı örneklerinden biridir.
Kuşkusuz başkalarının özel hayatına gereksiz müdahalede bulunmamak ile gözümüzün önündeki haksızlıklara kayıtsız kalmak aynı şey değildir. Ancak bu iki tutum bazen birbirine karıştırılabilir.
Böylece toplumsal duyarlılık gerektiren konularda sessiz kalmak, yanlış biçimde olgunluk veya ihtiyat göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Daha da düşündürücü olan, bir toplumda sürekli tekrar edilen davranışların zamanla normalleşmesi ve sorgulanmaz hale gelmesidir. Çünkü bir davranışın yaygın olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
- RASYONELLEŞTİRME VE KENDİNİ HAKLI ÇIKARMA
İnsan zihni, yalnızca davranışlarını değil, davranmamayı da gerekçelendirmekte oldukça mahirdir.
Bazen karşılaştığımız bir yanlış karşısında sessiz kalmamızı kendimize açıklayabilecek nedenler üretiriz.
“Belki de olay düşündüğüm kadar ciddi değildir.”
“Benim tepkim neyi değiştirecek?”
“Bu konuda yeterince bilgim yok.”
“Yanlış anlaşılırsam ne olacak?”
Bu gerekçelerin bazıları elbette haklı olabilir.
Gerçekten yeterli bilgiye sahip olmadığımız veya müdahalemizin daha büyük bir tehlike yaratabileceği durumlar bulunabilir.
Ancak rasyonelleştirme, kişinin kendi davranışını veya hareketsizliğini haklı göstermek için sonradan ürettiği açıklamaları da kapsar.
Dolayısıyla burada önemli olan, ileri sürdüğümüz gerekçenin gerçek bir engelden mi, yoksa sorumluluktan uzaklaşma arzusundan mı kaynaklandığıdır.
- STATÜ, İTİBAR VE SOSYAL KABUL KAYGISI
İnsanlar yalnızca fiziksel veya ekonomik güvenliklerini değil, toplum içindeki konumlarını da korumak isterler.
Bir yanlış karşısında tepki göstermek, bazen kişinin ait olduğu grupla ilişkilerini, mesleki itibarını veya sosyal çevredeki kabulünü riske atabilir.
Özellikle güçlü kişilerle, yöneticilerle veya etkili gruplarla karşı karşıya gelmek istemeyen bireyler, haklı olduklarını düşündükleri konularda bile sessiz kalabilirler.
Burada insan davranışlarının önemli çelişkilerinden biriyle karşılaşıyoruz.
Birey, kendi düşüncelerini özgürce ifade edebilmeyi önemserken, bu özgürlüğü kullanmanın getirebileceği sosyal bedelleri ödemek istemeyebilir. Böylece statüsünü korumaya çalışırken, zamanla bağımsız düşünme ve davranma kapasitesini sınırlandırabilir.
- EKONOMİK BAĞIMLILIK VE ÇIKAR İLİŞKİLERİ
Tepkisizliğin yeterince üzerinde durulmayan nedenlerinden biri de ekonomik koşullardır.
İşini kaybetme korkusu, kariyer beklentileri, ekonomik güvencesizlik, mevcut ayrıcalıkları koruma arzusu veya belirli kişi ve kurumlara bağımlılık, bireylerin tepki verme davranışlarını etkileyebilir.
Ancak burada iki farklı durumun birbirinden ayrılması gerektiğini düşünüyorum.
Birincisi, geçimini sağlamakta güçlük çeken bir insanın ekonomik güvenliğini kaybetmemek için sessiz kalmasıdır.
İkincisi ise sahip olduğu ayrıcalıkları, makamı veya kişisel çıkarları korumak amacıyla yanlışlara bilerek göz yummasıdır.
Dışarıdan bakıldığında her iki durumda da sessizlik söz konusudur.
Fakat bu sessizliğin ardındaki nedenler ve ahlaki sorumluluklar aynı değildir. Ekonomik zorunluluklarla çıkar hesaplarını birbirine karıştırmamak gerekir.
- KURUMSAL GÜVEN VE ADALET ALGISININ ZEDELENMESİ
Tepkisizliğin yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamayacağı alanlardan biri de kurumlara duyulan güvendir.
İnsanlar, şikayetlerinin dikkate alınmayacağına, haklarını aradıklarında korunmayacaklarına veya kuralların herkese eşit uygulanmadığına inanıyorlarsa zamanla sessiz kalmayı tercih edebilirler.
Özellikle yanlışları bildirenlerin zarar gördüğü, buna karşılık yanlışları yapanların herhangi bir yaptırımla karşılaşmadığı algısının yaygınlaşması, toplumsal duyarlılığı zayıflatabilir.
Bu noktada tepkisizliğin bireysel olmaktan çıkıp kurumsal bir soruna dönüşmesi mümkündür.
Çünkü insanlar yalnızca doğruyu söylemenin önemli olduğuna değil, doğruyu söylemenin bir karşılığı ve anlamı bulunduğuna da inanmak isterler.
Tepkisizlik bazen insanların yanlışları görememesinden değil, gördükleri yanlışlara karşı gösterdikleri tepkinin adil ve etkili bir karşılık bulacağına inanmamalarından kaynaklanır.
Bu nedenle güvenilir kurumların, hukukun üstünlüğünün, hesap verebilirliğin ve adil uygulamaların toplumsal duyarlılık üzerindeki etkisi göz ardı edilmemelidir.
SONUÇ: SESSİZLİĞİN ARDINDA NE VAR?
Görüldüğü üzere insanların yanlışlıklar, haksızlıklar ve tehlikeler karşısındaki tepkisizliklerini tek bir psikolojik veya ahlaki nedene bağlamak mümkün değildir.
Bazıları gerçekten umursamadıkları için sessiz kalırlar.
Bazıları korktukları için…
Bazıları tepkilerinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inandıkları için…
Bazıları başkalarının harekete geçmesini bekledikleri için…
Bazıları ekonomik güvenliklerini, statülerini veya çıkarlarını korumak için…
Bazıları ise yaşadıkları deneyimler sonucunda kurumlara ve adalet mekanizmalarına duydukları güveni kaybettikleri için…
Dışarıdan bakıldığında bütün bu insanların davranışları birbirine benzer: Sessizlik.
Ancak bu sessizliğin ardındaki psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve ahlaki nedenler birbirinden oldukça farklıdır.
Bu nedenle tepkisizliği yalnızca cesaret, vicdan veya duyarlılık eksikliğiyle açıklamak yeterli değildir.
Bireylerin sorumlulukları kadar, içinde bulundukları toplumsal ve kurumsal koşulları da sorgulamak gerekir.
Üstelik her soruna mutlaka yüksek sesle itiraz etmek, her tehlikeye doğrudan müdahale etmek veya her konuda görüş bildirmek zorunluluğundan da söz etmiyorum.
Bazen yetkili kurumlara başvurmak, bazen bir mağdura destek olmak, bazen doğru bilgiyi paylaşmak, bazen de demokratik ve hukuki yollarla hakkını aramak, anlamlı bir toplumsal tepkinin farklı biçimleri olabilir.
Burada asıl mesele, bireyin kendisine ve başkalarına karşı taşıdığı sorumluluğun bilincinde olmasıdır.
Son olarak üzerinde birlikte düşünmemizi dilediğim bir husus var:
Bir toplumda yanlışların, haksızlıkların ve sorunların giderek sıradanlaşmasının nedeni, gerçekten onları onaylayan insanların çoğalması mıdır? Yoksa yanlış olduğunu düşünenlerin giderek daha fazla sessiz kalması mı?
Belki de tepkisizliğin kök nedenlerini anlamak için önce bu sorunun üzerinde düşünmek gerekiyor.
Çünkü bir toplumun sessizliğini anlamak, yalnızca insanların neden konuşmadıklarını değil; neden konuşmak istemediklerini, neden konuşamadıklarını ve konuştuklarında bir şeylerin değişeceğine neden inanmadıklarını da anlamayı gerektiriyor.
Saygılarımla
Serdar DURAT
