SEÇİM KÜLTÜRÜ
Giriş:
Seçimler, modern demokrasilerin en önemli meşruiyet mekanizmalarından biridir. Ancak demokratik sistemlerin başarısını belirleyen unsur yalnızca seçimlerin yapılması değildir. Asıl belirleyici olan, seçim sonuçlarının tüm taraflarca meşru kabul edilmesi ve yönetsel geçiş süreçlerinin huzur ve olgunluk içinde gerçekleşmesidir.
Bu nedenle siyaset bilimi literatüründe seçimlerin varlığı ile demokratik kültürün varlığı aynı şey olarak kabul edilmez. Tarih boyunca birçok ülkede seçimler yapılmış, ancak seçim sonuçlarının kabul edilmemesi nedeniyle ciddi toplumsal krizler yaşanmıştır.
Dahası bu durum yalnızca ulusal siyaset için geçerli değildir. Aynı davranış kalıpları siyasi partilerde, meslek kuruluşlarında, sendikalarda, spor kulüplerinde, kooperatiflerde, üniversitelerde, vakıflarda ve hatta apartman veya site yönetimlerinde dahi gözlemlenmektedir.
Bu gerçek bize önemli bir gerçeği göstermektedir:
Sorun seçim yapmak değil, seçim kültürüne sahip olmaktır.
Seçim kültürü; bireylerin ve kurumların seçim sürecini bir savaş değil, meşru bir rekabet mekanizması olarak görebilme kapasitesidir.
Bu kültür;
- Farklı görüşlerin varlığını kabul etmeyi,
- Rakipleri düşmanlaştırmamayı,
- Sonuçları olgunlukla karşılamayı,
- Kurumları kişilerden üstün görmeyi,
- Kazanırken de kaybederken de demokratik davranabilmeyi gerektirir.
Demokratik olgunluk, seçim kazandığında değil; seçim kaybettiğinde gösterilen tavırlarla ölçülür.
Neden Bazı Toplumlarda Seçimler Sancılı Geçer?
-
Sıfır Toplamlı Oyun Algısı:
Oyun teorisinde “sıfır toplamlı oyun” olarak tanımlanan yaklaşımda bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybı anlamına gelir.
Demokratik kültürün yeterince gelişmediği toplumlarda seçimler çoğu zaman bu mantıkla değerlendirilir.
Kazanan her şeyi alacaktır. Kaybeden ise her şeyini kaybedecektir. Bu algı seçimleri bir hizmet yarışından çıkarıp varoluş mücadelesine dönüştürür.
Oysa gelişmiş demokrasilerde seçimler sıfır toplamlı oyun değildir. Muhalefet varlığını sürdürür, kurumlar çalışmaya devam eder ve bir sonraki seçim için rekabet devam eder. -
Kurumların Zayıf, Kişilerin Güçlü Olması:
Kurumsallaşmanın yetersiz olduğu yapılarda makamlar hizmet üretme alanı olmaktan çıkarak güç ve nüfuz merkezlerine dönüşür.
Bu nedenle seçimler fikirlerin değil kişilerin mücadelesi haline gelir.
Makamın sağladığı imkanlar ne kadar büyükse seçimlerin sertliği de o ölçüde artar.
Sonuçta seçimler;- Hizmet yarışından,
- Güç savaşına dönüşür.
Bu durum yalnızca devlet yönetiminde değil, en küçük sivil toplum örgütlerinde bile gözlemlenebilir.
-
Kimliklerin Siyasallaşması:
Sosyal Kimlik Kuramı’na göre insanlar aidiyet duydukları grupları kendi benliklerinin bir parçası olarak görürler. Bu nedenle desteklenen adayın veya grubun kaybetmesi, birey tarafından kişisel bir yenilgi gibi algılanabilir. Artık yarış fikirler arasında değil, “biz ve onlar” arasında yaşanmaya başlar. Böyle bir ortamda uzlaşma ihtimali azalırken kutuplaşma artar. -
Düşük Güven Toplumları:
Robert Putnam’ın sosyal sermaye araştırmaları, toplumsal güven ile demokratik istikrar arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermektedir.
Güven düzeyinin düşük olduğu toplumlarda insanlar;- Kurumlara güvenmezler,
- Rakiplerine güvenmezler,
- Seçim sonuçlarına güvenmezler.
Sonuç olarak her seçim, bir meşruiyet tartışmasına dönüşür.
Yüksek güven toplumlarında ise seçimler hayatın doğal ve olağan bir parçası olarak görülür.
-
Kazanan Her Şeyi Alır Sendromu: Demokratik kültürün yeterince gelişmediği toplumlarda seçim zaferleri çoğu zaman bir yönetim yetkisi değil, mutlak hakimiyet olarak yorumlanır. Kazanan taraf kendisini tüm kurumların doğal sahibi gibi görmeye başlayabilir.
Kaybeden taraf ise sistemin dışına itildiğini hissedebilir.
Bu durum karşılıklı güvensizliği artırır ve her yeni seçimi daha sert hale getirir.
Liyakat Yerine Aidiyetin Öne Çıktığı Yapılarda Seçimler Neden Daha Sert Geçer?
Seçimlerin huzurlu ve olgun bir atmosferde gerçekleşebilmesi ile liyakat kültürü arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Liyakat esasının güçlü olduğu kurumlarda seçimler, görevi kimin daha iyi yapabileceğini belirlemeye yönelik bir değerlendirme süreci olarak görülür. Göreve gelen kişinin bilgi birikimi, deneyimi, karakteri, performansı ve yöneticilik kapasitesi ön plandadır.
Bu nedenle seçim sonuçları bireylerin veya grupların geleceğini tehdit eden bir olay olarak algılanmaz.
Buna karşılık aidiyet ilişkilerinin, kişisel sadakatin veya grup bağlılıklarının liyakatin önüne geçtiği yapılarda seçimlerin anlamı değişmeye başlar.
Çünkü böyle sistemlerde seçim yalnızca bir yönetici belirleme süreci değildir.
Aynı zamanda;
- Nüfuz alanlarının,
- Karar verme yetkisinin,
- Ekonomik ve sosyal imkanların,
- Statü ve prestijin kimlerin kontrolüne geçeceğini belirleyen kritik bir mücadeleye dönüşür. Bu nedenle seçim sonucu yalnızca kazananı değil, onun etrafındaki geniş çevreyi de etkiler.
Görevlere liyakatten çok sadakat ve aidiyet duygusuyla gelinen yapılarda seçimlerin önemi ve sertliği daha da artar. Çünkü başarıdan çok hangi gruba mensup olunduğu belirleyici hale gelir.
Sosyolojide “patronaj sistemi” olarak tanımlanan bu yapı, kurumların kişiselleşmesine ve kurumsal kapasitenin zayıflamasına yol açar.
Patronaj ilişkilerinin yaygın olduğu yapılarda seçimler çoğu zaman fikirlerin veya projelerin yarışı olmaktan çıkar; gruplar arası güç mücadelesine dönüşür.
Bunun doğal sonucu olarak;
- Seçim öncesinde kutuplaşma artar,
- Seçim sırasında gerilim yükselir,
- Seçim sonrasında sonuçların kabul edilmesi zorlaşır.
Oysa kurumsallaşmış ve liyakat temelli yapılarda kişiler değil kurallar önemlidir. Kazanan değişse bile kurum çalışmaya devam eder.
Yönetici değişse bile sistem ayakta kalır. Bu nedenle gelişmiş demokrasilerde insanlar seçim sonuçlarını daha kolay kabullenebilirler. Çünkü bilirler ki makamlar kişilerin değil kurumların makamlarıdır ve göreve gelen herkes aynı kurallar çerçevesinde hareket etmek zorundadır.
Seçim Sonuçlarını Kabullenmek Neden Bu Kadar Önemlidir?
Samuel Huntington’a göre demokratik sistemlerin başarısı seçimlerin yapılmasından çok, seçim sonuçlarının düzenli biçimde kabul edilmesine bağlıdır.
Gerçek demokratik olgunluk; kazanıldığında mütevazı kalabilmek,
kaybedildiğinde ise sistemin meşruiyetine saygı gösterebilmektir.
Çünkü seçimler bir son değil, sürekli devam eden demokratik sürecin yalnızca bir aşamasıdır. Bugünün kazananı yarının kaybedeni olabilir. Bugünün kaybedeni ise yarının kazananı olabilir.
Sonuç:
Bir toplumun demokratik gelişmişlik düzeyi sandık sayısıyla değil, sandıktan çıkan sonuca gösterdiği saygıyla ölçülür.
Seçim kültürü, yalnızca oy kullanmayı değil; farklı görüşlerle birlikte yaşayabilmeyi, kurumları kişilerden üstün tutabilmeyi, rekabeti düşmanlığa dönüştürmemeyi ve sonuçları olgunlukla karşılayabilmeyi gerektirir. Demokrasi aslında kazanma sanatı değil, kaybetmeyi yönetebilme sanatıdır.
Seçimleri savaş olarak gören toplumlar her seçimden daha yorgun çıkarlar. Seçimleri meşru rekabet olarak gören toplumlar ise her seçimden daha güçlü kurumlar, daha yüksek güven ve daha sağlam bir gelecek üretirler.
Seçim kültürü ile liyakat kültürü birbirinden bağımsız değildir. Bir toplumun seçimlere gösterdiği olgunluk, büyük ölçüde kurumlarının kişilere değil kurallara bağlı çalışabilme kapasitesinin bir yansımasıdır.
Medeniyetin gerçek ölçüsü seçim yapabilmek değil, seçim sonuçlarıyla birlikte yaşamayı başarabilmektir.
Saygı ile
Serdar DURAT
