“Paranın Belirleyiciliğinin Azaldığı Bir Toplumda Yaşam ve Sınıfsal Kavgaların Dönüşümü” Konulu Bir Analiz
Giriş:
Modern toplumlarda para, yalnızca bir değişim aracı değil; aynı zamanda toplumsal statü, siyasal güç ve bireysel anlam üretiminin merkezi bir belirleyeni haline gelmiştir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde bireyin yaşam şansı büyük ölçüde ekonomik sermayeye erişimiyle tanımlanırken, sınıfsal kavgalar da çoğunlukla bu eşitsiz erişim üzerinden şekillenmektedir. Bu çalışma, paranın toplumsal belirleyiciliğinin radikal biçimde azaltıldığı ve bireylere asgari, onurlu bir yaşamın garanti altına alındığı varsayımsal hatta hayali bir toplumsal düzeni ele almakta; böyle bir düzende yaşam pratiklerinin ve sınıfsal mücadelenin nasıl dönüşebileceğini tartışmaktadır.
Temel İhtiyaçların Güvencesi ve Yaşam Pratiklerinin Dönüşümü:
Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve güvenlik gibi vazgeçilmez ihtiyaçların koşulsuz biçimde karşılandığı bir toplumda, bireyin gündelik yaşamı “hayatta kalma” zorunluluğundan önemli ölçüde arınır. Bu durum, Marx’ın yabancılaşma kavramıyla ifade ettiği zorunlu emek ilişkilerinin gevşemesine yol açar. Emek, salt geçim aracı olmaktan çıkarak, bireyin yeteneklerini gerçekleştirdiği ve toplumsal katkı sunduğu bir faaliyet alanına dönüşebilir. Böyle bir dönüşüm, yaratıcı üretimi ve bilimsel ilerlemeyi teşvik etme potansiyeli taşır.
Sınıfsal Yapının Ortadan Kalkışı mı, Yeniden Yapılanışı mı?:
Paranın belirleyici etkisinin azalması, sınıfsal ayrımların tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Weberci yaklaşımdan hareketle, sınıfın yalnızca ekonomik sermayeye değil; statü ve iktidar boyutlarına da sahip olduğu hatırlanmalıdır. Ekonomik eşitsizlikler zayıfladığında, sınıfsal farklılıklar kültürel sermaye, bilgiye erişim, karar alma mekanizmalarındaki temsil ve sembolik prestij üzerinden yeniden üretilme eğilimi gösterir. Dolayısıyla sınıfsal mücadele sona ermez; yalnızca ekonomik merkezli olmaktan çıkarak daha soyut ve sembolik alanlara kayar.
Çatışmanın Kaynağı Olarak Tanınma ve Anlam Arayışı:
Sosyal psikoloji ve siyaset felsefesi literatürü, çatışmaların yalnızca maddi kıtlıktan değil, tanınma ve üstünlük arzusundan da beslendiğini ortaya koymaktadır (Honneth).
Asgari yaşam güvencesinin sağlandığı bir düzende bireyler, eşitsizliğe artık “yoksulluk” üzerinden değil, “değer görme” ve “toplumsal katkının tanınması” üzerinden itiraz ederler. Bu durum, çatışmaları azaltabilir; ancak tamamen ortadan kaldırmaz.
Ahlaki Sorumluluğun Yeniden Tanımlanması:
Böyle bir toplumsal yapıda bireysel sorumluluk anlayışı da dönüşür. Maddi mazeretlerin azalması, başarısızlık ve edilgenliğin ahlaki gerekçelerini zayıflatır. Toplumsal değer, sahip olunan sermayeden çok, sunulan katkı üzerinden ölçülmeye başlar. Bu ise özgürlüğü artırırken, bireyi aynı anda daha yüksek bir etik sorumlulukla karşı karşıya bırakır.
Sonuç:
Paranın belirleyiciliğinin azaldığı ve temel ihtiyaçların güvence altına alındığı bir toplum, daha insani ve daha eşitlikçi bir yaşam vaat eder. Ancak bu durum, sınıfsal çatışmaların tamamen sona ereceği anlamına gelmez. Çatışma, biçim değiştirerek varlığını sürdürür; ekonomik eşitsizliğin yerini sembolik ve kültürel iktidar mücadeleleri alır. Dolayısıyla sorun, paranın ortadan kaldırılması değil; insanın iktidar, üstünlük ve anlam arayışıyla nasıl baş edeceğinin yeniden düşünülmesidir kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
