TRUMP’IN İRAN KUMARI
Ortadoğu bir kez daha büyük güçlerin stratejik çıkar hesaplarının test alanına dönüşüyor. Son sekiz ay içinde iki kez düzenlenen ABD-İsrail ortak saldırıları, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan sınırlı operasyonların ötesine geçerek artık rejimin geleceğini hedef alan bir stratejiye dönüşmüş görünüyor. Ancak askeri gücün siyasi sonuç üretme kapasitesi, tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de belirsizliğini koruyor.
Washington’un son hamlesi yalnızca bir caydırıcılık gösterisi değil; aynı zamanda rejim değişikliğini ima eden açık bir siyasi müdahale niteliği taşıyor. Bu durum, askeri operasyon ile toplumsal dönüşüm arasında doğrudan bir bağ kurulabileceği varsayımına dayanıyor. Oysa modern devlet yapıları, özellikle yüksek güvenlik mimarisi üzerine kurulu rejimler, dış baskı altında çoğu zaman çökmezler aksine sertleşirler.
İran örneğinde bu direnç daha da belirgindir. Devlet aygıtı yalnızca askeri bir yapıdan ibaret değildir; ideolojik bağlılık, iç güvenlik ağı ve ekonomik kontrol mekanizmalarıyla desteklenen çok katmanlı bir güç mimarisidir. Bu tür sistemlerde lider kadroların ortadan kaldırılması ya da altyapının tahrip edilmesi, rejimin sonu anlamına gelmez. Aksine, tehdit algısı arttıkça merkezileşme eğilimi güçlenir.
ABD’nin hesaplarından biri, askeri baskının içeride halk ayaklanmasını hızlandıracağı varsayımıdır. Ancak tarihsel deneyim bunun tersinin de mümkün olduğunu gösterir: dış müdahale algısı, toplumsal muhalefeti rejimin etrafında geçici olarak birleştirebilir. “Bayrak etrafında toplanma” etkisi, özellikle milliyetçi reflekslerin güçlü olduğu toplumlarda sık görülen bir sonuçtur.
Diğer taraftan İran’ın stratejik mantığı da risklidir. Tahran yönetimi, sınırlı fakat maliyetli misillemelerle Washington’u uzun süreli bir çatışmadan caydırabileceğini hesaplıyor olabilir. Bu yaklaşım, karşı tarafın siyasi maliyet hassasiyetine oynayan klasik asimetrik dengeleme yöntemidir. Ancak bu tür hesaplar sıklıkla yanlış çıkar; çünkü büyük güçler geri adım attığında değil, geri adım atamaz hale geldiğinde daha sert tepki verir.
Bugünkü tabloyu tehlikeli kılan unsur, tarafların hedeflerinin belirsizliğidir. Bir yanda rejim değişikliği iması taşıyan askeri baskı, diğer yanda varoluşsal tehdit algısıyla hareket eden bir devlet bulunuyor. Bu tür çatışmalarda en büyük risk, planlanmış bir savaş değil, kontrolsüz tırmanmadır.
Daha da önemlisi, askeri başarı ile siyasi sonuç arasındaki boşluk giderek büyüyor. Hava saldırıları bir sistemi zayıflatabilir; fakat yerine neyin geleceğini belirleyemez. Güç boşluğu oluştuğunda tarih genellikle üç sonuç üretir:
- Otoriter konsolidasyon,
- Uzun süreli iç çatışma
- Bölgesel istikrarsızlığın yayılması.
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Bu operasyonlar bir çözüm mü üretiyor, yoksa yalnızca yeni bir belirsizlik evresi mi başlatıyor?
Eğer amaç İran’ın davranışını değiştirmekse, askeri baskı bunun maliyetini artırabilir ama sonucu garanti etmez. Eğer amaç rejimi dönüştürmekse, dış güçle iç siyasi değişim arasındaki bağ son derece zayıftır. Eğer amaç bölgesel dengeyi yeniden kurmaksa, kontrolsüz tırmanma bu hedefin tam tersini doğurabilir.
Bu nedenle yaşananlar bir stratejiden çok bir kumarı andırıyor. Kumarların doğasında iki şey vardır: Yüksek risk ve sınırlı kontrol.
Ortadoğu’nun geleceği ise genellikle kazananın değil, hatayı daha geç yapanın şekillendirdiği bir denklemde belirlenir.
Saygı ile
Serdar DURAT
02.03.2026
