ALDATANLAR SÜREKLİ DEĞİŞİRKEN, ALDATILANLAR NEDEN HİÇ DEĞİŞMİYOR
“Bir toplumu aldatmanın en kolay yolu, ona yalan söylemek değildir; sorgulamayı unutturmaktır.”
Neredeyse her gün yeni bir yolsuzluk, yeni bir dolandırıcılık, yeni bir istismar ya da yeni bir güven suistimali haberiyle karşılaşıyoruz.
İsimler değişiyor. Yöntemler değişiyor. Siyasi Figürler değişiyor.
Dolandırıcılar değişiyor. Ancak değişmeyen bir şey var ki o da;
Aldatılan insanlar.
Üstelik bu durum yalnızca bugüne ya da tek bir ülkeye özgü değildir. İnsanlık tarihi, farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda benzer hayal kırıklıklarıyla doludur. Bu nedenle öfkemizi yalnızca suç işleyenlere yöneltmek, sorunun sadece görünen kısmına bakmaktır.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Neden bazı toplumlar, benzer yöntemlerle defalarca aldatılabiliyor? Bu sorunun cevabı yalnızca hukukta değildir. Psikolojide…Sosyolojide…Davranışsal ekonomide…
Siyaset biliminde…ve en önemlisi, toplumların düşünme kültüründe saklıdır. Çünkü tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur:
Bir toplumun en büyük güvenlik açığı, askeri veya ekonomik zayıflığı değil; sorgulama, farkındalık ve eleştirel düşünme kültürünün zayıflığıdır.
Fransız düşünür Gustave Le Bon, 1895 yılında yayımladığı Kitleler Psikolojisi adlı eserinde, kalabalıkların bireylerden farklı davrandığını anlatır. Ona göre insanlar kalabalık içinde daha duygusal, daha kolay yönlendirilebilir ve sembollerden daha fazla etkilenebilir hale gelirler.
Aradan geçen 130 yıla rağmen bu tespit, sosyal medya çağında belki de hiç olmadığı kadar günceldir. Bugün dijital platformlar milyonlarca kişiyi fiziksel olarak bir araya getirmese bile aynı psikolojik kalabalığı oluşturabilmektedirler.
Psikolojinin ortaya koyduğu ikinci önemli gerçek ise otoritenin etkisidir. Stanley Milgram’ın meşhur deneyleri, insanların önemli bir bölümünün yalnızca meşru gördükleri bir otorite istediği için kendi vicdanlarıyla çelişen davranışlarda bulunabildiğini göstermiştir.
Bu durum yalnızca laboratuvarlarda görülmez. Siyasette, Ekonomide, Dini yapılarda, İş hayatında da sıklıkla karşılaşılır.
Bir kişiye duyulan güven zamanla onun söylediklerinin sorgulanmamasına dönüşebilir. İnsan zihni tamamen rasyonel de değildir. Nobel Ödüllü psikolog Daniel Kahneman, zihnimizin çoğu zaman hızlı karar veren kısa yollar kullandığını anlatır. Bu nedenle bir bilgiyi sürekli duymamız, onun doğru olduğu anlamına gelmez; fakat beynimiz onu daha tanıdık bulduğu için doğruymuş gibi hissetmeye başlayabilir. Psikolojide buna “Yanıltıcı Doğruluk Etkisi” (Illusory Truth Effect) adı verilir. Bir yalan yeterince tekrar edildiğinde insanlar çoğu zaman kanıtını değil, tanıdıklığını hatırlarlar.
Hannah Arendt ise totaliter rejimleri incelerken çok önemli bir uyarıda bulunur. Ona göre sürekli yalan söylemenin en büyük sonucu insanların yalana inanması değildir. Asıl tehlike, insanların artık hiçbir şeye güvenemez hale gelmeleridir.
Hakikat duygusu aşındığında toplum, manipülasyona karşı bağışıklığını da kaybetmeye başlar.
Son yıllarda tarihçi Yuval Noah Harari de benzer bir noktaya dikkat çekmektedir. İnsan topluluklarını yalnızca gerçekler değil, ortak anlatılar da bir arada tutar. Eğer insanlar doğrulanmış bilgiden çok kendi kimliklerini besleyen hikayelere yöneliyorlarsa, manipülasyon çok daha kolaylaşır.
Davranışsal ekonomi ise başka bir gerçeği ortaya koymaktadır.
İnsanlar yalnızca korkularıyla değil, umutlarıyla da kolay aldatılabilirler. Kolay zengin olma vaadi…Kısa yoldan başarı…
Emek vermeden büyük kazanç…“Mucize çözüm” vaatleri…
Dolandırıcılık yöntemleri değişse de sömürülen duygu çoğu zaman aynıdır: Umut.
Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor.
Kolay aldatılabilen toplumlar, düşük zekaya sahip toplumlar değildir.
Onlar daha çok;
- Sorgulamayı sadakatsizlik olarak gören,
- Kişileri kurumların önüne koyan,
- Doğrulamadan paylaşmayı alışkanlık haline getiren,
- Eleştirel düşünmeyi yeterince teşvik etmeyen,
- Hesap verebilirliği zayıf bırakan,
- Sorun Çözme Becerileri gelişmemiş toplumlardır.
Asıl mesele insanların hata yapmaları değildir.
Hepimiz yanılabiliriz. Asıl mesele, aynı hataların aynı yöntemlerle nesilden nesile tekrar edebilmesidir.
Burada eğitim sisteminim de önemli bir sorumluluğu vardır.
MÖ 5. yüzyılda Sokrates, insanlara hazır cevaplar vermek yerine sorular soruyordu. Çünkü ona göre hakikate giden yol, ezberlemekten değil sorgulamaktan geçiyordu.
Yüzyıllar sonra Karl Popper, bilimsel düşüncenin temelini aynı ilke üzerine kurdu. Bir düşünceyi doğrulamaya çalışmak kadar, onu yanlışlayabilecek kanıtları da aramak gerekir. Kendi fikrini çürütebilecek delilleri araştırabilen insanlar, manipülasyona karşı çok daha dirençlidir.
Cumhuriyetimizin kurucusu ve Ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise aynı düşünceyi şu veciz ifadeyle özetlemiştir:“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Bu söz yalnızca bilim insanlarına yapılmış bir çağrı değildir.
Aynı zamanda hiçbir kişi, makam, ideoloji ya da grubun sözünü sorgulamadan mutlak doğru kabul etmemenin de güçlü bir ifadesidir.
Bilim; şüphe etmeyi, soru sormayı, kanıt aramayı ve gerektiğinde fikrini değiştirebilmeyi öğretir.
İşte tam da bu nedenle gelişmiş ve güçlü toplumlar, en yüksek sesle konuşanların değil; en sağlam kanıtı ortaya koyanların değer gördüğü toplumlardır.
Bugün yaşadığımız her büyük yolsuzluk, her istismar, her güven suistimali ve her toplumsal hayal kırıklığı bize aynı dersi veriyor:
Sorun yalnızca suçlular değildir. Sorun, suçun tekrar tekrar aynı yöntemlerle işlenmesine imkan tanıyan toplumsal zemindir.
Eğer çocuklarımıza sadece bilgi aktarıp nasıl düşüneceklerini öğretmezsek…Ezberlemeyi sorgulamanın önüne koyarsak…
Kişilere güvenmeyi ilkelere güvenmenin yerine geçirirsek…
Yarının aldatıcılarını değil belki ama, onların başarılı olacağı zemini bugünden hazırlamış oluruz.
Her büyük skandalın ardından yalnızca “Bunu kim yaptı?” diye sormak yetmez. Daha cesur bir soruya ihtiyacımız var:
“Bu toplum, aynı yöntemlerle tekrar tekrar aldatılabilecek zemini neden hala üretebiliyor?”
Çünkü aldatanlar değişebilir. Yöntemler değişebilir. Teknoloji değişebilir. Fakat sorgulama, farkındalık ve eleştirel düşünme kültürü güçlenmediği sürece, aldatılmanın aktörleri değişse de döngüsü değişmeyecektir. Bana göre bir toplumun gerçek olgunluğu, insanlarına koşulsuz güvenmeyi öğretmesinde değil; güvenmeden önce sorgulamayı öğretebilmesinde saklıdır.
Teşbihte hata olmazmış ve Haşa huzurdan diyerek, hoş görünüzle bir Atasözümüzü de hatırlatmak isterim.
“Sen eşek olursan semer vuran çok olur”
Saygı ile
Serdar DURAT
14.08.2026
