BİLGİNİN AHLAKLA İLİŞKİSİ
Bilimsel gelişme, toplumsal yarar ve insanlık sorumluluğu üzerine bir değerlendirmemi bilgilerinize sınarım.
İnsanlık tarihi, bilginin üretilmesi, biriktirilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılması sayesinde ilerlemiştir. Ancak bilgi birikimindeki artışın, insanlığın ahlaki ve toplumsal gelişmesiyle her zaman aynı doğrultuda gerçekleştiğini söylemek güçtür. Bugün tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir bilimsel ve teknolojik bilgiye sahibiz. Buna rağmen yoksulluk, eşitsizlik, savaşlar, ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri varlığını sürdürmektedir. Bu çelişki bizi temel bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: Bilginin gerçek kıymetini belirleyen, ne kadar bilgiye sahip olduğumuz mu, yoksa sahip olduğumuz bilgiyi hangi amaçlarla ve nasıl kullandığımız mıdır?
Öncelikle bilginin bilimsel değeri ile toplumsal ve ahlaki değerini birbirinden ayırmak gerekir. Bilimsel bir bilginin doğruluğu, güvenilirliği ve açıklayıcılığı, onun henüz pratik bir yarar sağlamadığı durumlarda da önemlidir. Nitekim geçmişte yalnızca teorik merakla yürütülen pek çok araştırma, yıllar sonra insan hayatını değiştiren uygulamaların temelini oluşturmuştur. Bununla birlikte bir bilginin bilimsel bakımdan değerli olması, onun geniş toplum kesimleri açısından aynı ölçüde anlam ve yarar taşıdığı anlamına gelmez. Bilginin bilimsel değeri doğruluğundan, toplumsal kıymeti ise insan yaşamına sağladığı katkıdan beslenir.
Bu yaklaşım, Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen'in Yapabilirlik Yaklaşımı ile de ilişkilendirilebilir. Sen'in düşüncesinde kalkınma yalnızca ekonomik büyüme veya kaynak birikimiyle açıklanmaz; insanların sağlıklı, özgür, onurlu ve değer verdikleri hayatları yaşayabilme imkanlarının genişletilmesiyle değerlendirilir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın insani gelişme anlayışı da bu düşünceden beslenir. Aynı ölçütü bilgiye uyguladığımızda, bilimsel ilerlemenin başarısını yalnızca yayın, patent ve teknolojik buluş sayılarıyla değil, insanların yaşam koşullarına ve gerçek imkanlarına yaptığı katkıyla da değerlendirmemiz gerektiği ortaya çıkar.
Ancak bilginin hangi amaçlara hizmet edeceği kendiliğinden belirlenmez. Bilginin üretildiği tarihsel koşullar, araştırma ortamı, finansman kaynakları, araştırmacıların öncelikleri ve onu kullanma yetkisine sahip kurumların çıkarları bu süreçte etkili olur.
Bir araştırmanın hangi soruya cevap arayacağı, hangi sorunları ve
ihtiyaçları öncelikli göreceği ve sonuçlarının kimlerin kullanımına sunulacağı yalnızca bilimsel değil, ekonomik, kurumsal ve ahlaki tercihler de içerir. Bununla birlikte finansman kaynağının varlığı tek başına bilimsel taraflılığın kanıtı değildir. Esas olan araştırmanın bağımsızlığının, yöntemsel güvenilirliğinin, şeffaflığının ve denetlenebilirliğinin korunmasıdır.
Bilim sosyoloğu Robert K. Merton'un 1942 yılında ortaya koyduğu bilimsel normlar bu noktada önem kazanır. Merton, bilimsel faaliyetin evrensellik, ortak bilgi paylaşımı, çıkar gözetmeme ve örgütlü kuşkuculuk gibi ilkelerle yürütülmesi gerektiğini savunmuştur.
Bu ilkeler, bilimsel bilginin yalnızca teknik yöntemlerle değil, araştırma sürecinin güvenilirliğini koruyan kurumsal ve etik değerlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bilgi ile ahlak arasındaki ilişkinin en dikkat çekici yönü ise aynı bilimsel birikimin birbirine tamamen zıt amaçlara hizmet edebilmesidir. Nükleer fizik bilgisi kanser tedavisinde kullanılabildiği gibi kitlesel imha silahlarının geliştirilmesine de katkıda bulunabilir. Yapay zeka, sağlık hizmetlerini ve eğitim olanaklarını geliştirebilirken kitlesel gözetim, ayrımcılık ve toplumsal manipülasyon amacıyla da kullanılabilir. Dolayısıyla bilginin kendisini ahlaklı veya ahlaksız olarak nitelendirmek yerine, onu üretenlerin, kullananların ve sonuçlarını yönetenlerin ahlaki sorumluluklarını sorgulamak daha anlamlıdır.
Burada bilgi, yetkinlik ve ahlak arasında önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Bilgi neyin mümkün olduğunu gösterir. Yetkinlik, bu imkanın uygulamaya dönüştürülmesini sağlar. Ahlak ise neyin yapılmaya değer olduğunu, kimin yararına yapılacağını ve hangi sınırların gözetilmesi gerektiğini sorgular. Olağanüstü bilgi ve yetkinliğe sahip olmak, aynı ölçüde gelişmiş bir ahlaki olgunluğa sahip olmayı garanti etmez. Hatta ahlaki sorumluluklardan bağımsız kullanılan yüksek düzeyde bilgi ve yetkinlik, ortaya çıkabilecek zararların boyutunu büyütebilir.
Bilginin ahlaki boyutu yalnızca iyi niyetli bireylerle de güvence altına alınamaz. Bilimsel araştırma kurumlarının, üniversitelerin, teknoloji şirketlerinin ve kamu otoritelerinin hesap verebilirlik ilkelerine bağlı olması gerekir. UNESCO'nun 2021 yılında kabul ettiği Yapay Zeka Etiğine İlişkin Tavsiye Kararı, insan onurunun, temel hakların, adaletin, şeffaflığın ve insan denetiminin teknolojik gelişmelerin merkezinde bulunması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, teknolojik olarak yapılabilen her şeyin ahlaki bakımdan yapılmasının doğru olmayabileceğini hatırlatmaktadır.
Meselenin bir diğer önemli boyutu da üretilen bilgiye kimlerin erişebildiği ve bu bilgiden kimlerin yararlanabildiğidir. Bir toplum son derece nitelikli bilim insanları, uzmanlar, mühendisler ve araştırmacılar yetiştirebilir. Ancak sahip olduğu bilgi birikimini toplumsal sorunların çözümüne aktaramıyor, bilimsel gelişmelerin sağladığı olanakları geniş kitlelerle paylaşamıyorsa, bilgi üretimindeki başarısını toplumsal gelişmeye yeterince dönüştüremiyor demektir.
Çünkü bilgi üretmek, bilgiyi yarara dönüştürmek ve ortaya çıkan yararı toplumla adil biçimde paylaşmak üç farklı toplumsal yetkinliktir. Bunlardan birindeki başarı, diğerlerinde de başarılı olunduğunu garanti etmez.
Buradan hareketle toplumların gelişmişlik düzeylerinin yalnızca sahip oldukları bilgi stoğu, teknolojik kapasiteleri veya bilimsel üretim hacimleriyle değerlendirilmesi yeterli değildir. Asıl sorgulanması gereken, bu birikimin insan onurunu ne ölçüde koruduğu, yaşam kalitesini ne kadar yükselttiği, fırsat eşitsizliklerini ne ölçüde azalttığı ve gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakılmasına katkıda bulunduğudur. Bilginin toplumsal değerini belirleyen yalnızca ürettiği yararın büyüklüğü değil, bu yararın kimlere ulaştığı ve hangi bedeller karşılığında elde edildiğidir.
Sonuç olarak bilgi, insan aklının en önemli ürünlerinden biridir. Ancak onun üretimi ile insanlığın ilerlemesi arasında kendiliğinden işleyen bir ahlaki ilişki bulunmamaktadır. Bu ilişkinin kurulabilmesi; bilimsel dürüstlüğü, eleştirel düşünceyi, toplumsal sorumluluğu ve insan onuruna saygıyı gerektirir. Bilgiye ahlaki yön kazandıran, onu insanlığın ortak yararına sunma iradesidir.
Bilgi üretmek insan aklının, bilgiyi uygulamak insan yetkinliğinin, bilgiyi insanlığın ortak yararına kullanmak ise ahlaki olgunluğun göstergesidir. Bilginin büyüklüğü, onu kullananların ahlaki sorumluluğunu da büyütür.
Bir toplumun gerçek gelişmişlik düzeyini belirleyen en önemli ölçüt, ne kadar çok şey bildiği değil, bildikleriyle insan hayatını ne ölçüde daha onurlu, sağlıklı, özgür ve yaşanmaya değer hale getirebildiğidir kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
