SAYIN ÖZGÜR ÖZEL’İN SİYASİ SERÜVENİ
Siyaset bilimci ya da profesyonel bir politika analisti değilim. Sadece ülkesinin sorunlarını yakından izlemeye, okuduklarını, duyduklarını ve gördüklerini anlamlandırmaya, ulusal sorunlarımızın çözümü için öneriler geliştirmeye çalışan amatör bir düşünürüm.
Bu nedenle aşağıdaki değerlendirmelerimi kesin ve iddialı hükümlerden çok, dışarıdan bakan bir yurttaşın bireysel gözlemleri ve sorgulamaları olarak okumanızı dilerim. Fikirlerim eleştirilere açıktır ve daha doğru/iyi görüşlere saygım saklıdır.
Sayın Özgür Özel’in son üç yıllık siyasi serüveni, bana göre yakın dönem Türk siyasetinin üzerinde düşünülmeye ve Siyaset Bilimi eğitimlerinde vaka analizi olarak incelenmeye değer hikayelerinden biridir.
👉Değişim iddiasıyla başlayan dönem:
Sn. Özgür Özel, Kasım 2023’te CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda Sn. Kemal Kılıçdaroğlu karşısında genel başkan seçildi.
Göreve gelişinden yalnızca birkaç ay sonra yapılan 31 Mart 2024 yerel seçimleri CHP açısından önemli bir başarıyla sonuçlandı. Parti, uzun yıllar sonra Türkiye genelinde birinci parti konumuna yükseldi ve çok sayıda büyükşehir ile il belediyesini kazandı.
Bu sonuç doğal olarak Özel’in siyasi konumunu da güçlendirdi.
Fakat bana göre onun o dönemde yaptığı en dikkat çekici hamlelerden biri, seçim başarısının ardından iktidarla ilişkilerde farklı bir siyasi dil denemesiydi.
“Normalleşme” olarak adlandırdığı süreçte önce Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etti; ardından 11 Haziran 2024’te Erdoğan’ı CHP Genel Merkezi’nde ağırladı. Türk siyasetinin uzun süredir devam eden sert kutuplaşması düşünüldüğünde, bu sembolik açıdan önemli bir adımdı.
Özel, normalleşmeyi muhalefetin “yumuşaması” olarak değil; siyasi partilerin birbirleriyle konuşabildiği, müzakere edebildiği ve birbirlerinin seçmenlerine saygı gösterebildiği demokratik bir düzen arayışı olarak tanımlıyordu.
O günlerde bu yaklaşımı doğru bulanlar da eleştirenler de oldu.
Ancak bugünden geriye baktığımda, bunun hiç de küçümsenemeyecek en azından denenmeye değer bir siyasi yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Sonra meydanlar dönemi başladı. Sonraki dönem çok farklı gelişti.
Özellikle Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik adli süreçlerle birlikte Özel’in siyasi dili giderek sertleşti ve normalleşme arayışının yerini büyük ölçüde meydan siyaseti aldı.
Özel, olağanüstü yoğun bir siyasi tempo içine girdi.
Saraçhane’den başlayarak İstanbul’un ilçelerine, oradan Anadolu kentlerine uzanan mitingler düzenledi. Ağustos 2025’in sonunda yalnızca yaklaşık beş aylık dönemde 50 mitinge ulaşılmıştı. CHP’nin kendi açıklamalarında da bu sayı açıkça ifade ediliyordu.
Meydanlarda büyük kalabalıklar toplandı.
Burada Özgür Özel’in hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum.
👉Çok çalıştı.
👉Çok dolaştı.
👉Sürekli konuştu, miting yaptı, teşkilatlarla buluştu, partisinin belediye başkanlarının arkasında durdu ve partisinin yaşadığı olağanüstü dönemi yönetmeye çalıştı.
👉Zaman zaman insanın fiziksel sınırlarını zorlayacak bir çalışma temposu sergiledi.
👉Parti içindeki liderliğini de kurultaylarda yeniden teyit ettirdi.
Bütün bunların sonucunda bir dönem Özgür Özel yalnızca CHP Genel Başkanı olarak değil, geniş bir muhalefet kitlesinin değişim beklentisini temsil eden siyasi aktörlerden biri haline geldi.
Fakat sonra tablo değişmeye başladı. Gündemi belirleyen taraftan gündeme cevap veren tarafa savrulundu.
Bence Özgür Özel’in siyasi hikayesindeki asıl kırılma burada başladı.
31 Mart sonrasında CHP gündemi belirleyen taraftı. Yerel seçim başarısı vardı. Belediyeler vardı. Yükselen bir toplumsal destek vardı.
Değişim beklentisi vardı.
Fakat zaman içinde CHP giderek kendi gündemini anlatan bir siyasi hareket olmaktan çıkıp karşısına çıkan krizlere cevap vermek zorunda kalan bir yapıya dönüştü.
👉Bir soruşturma başladı, ona cevap verildi.
👉Bir belediyeye operasyon yapıldı, miting düzenlendi.
👉Bir belediye başkanı hakkında işlem yapıldı, yeni bir siyasi tepki geliştirildi.
👉Bir kurultay tartışması başladı, bütün dikkat oraya yöneldi.
Her bir tepkinin kendi şartları içinde gerekçeleri bulunabilir. Ancak siyaset açısından daha temel bir sorun ortaya çıktı:
👉Gündemi kim belirliyordu?
Çünkü siyasette yalnızca ne söylediğiniz değil, hangi konuda konuşmak zorunda bırakıldığınız da çok önemlidir.
Bir siyasi hareket sürekli rakibinin açtığı gündemlere cevap vermeye başladığında, farkında olmadan kendi siyasi vizyonunu anlatma imkanını kaybedebilir.
Butlan kırılması:
Nihayet CHP kurultaylarına ilişkin dava, sürecin en önemli kırılma noktalarından birine dönüştü.
21 Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 38. Olağan Kurultay ile daha sonraki 21. Olağanüstü Kurultay hakkında “mutlak butlan” kararı verdi.
👉Bu kararın hukuki niteliği ve meşruiyeti elbette hukukçuların tartışacağı ayrı bir konudur.
Benim burada üzerinde durmak istediğim ise konunun siyasi tarafıdır ve ürettiği sonuçlardır.
👉Özgür Özel ve ekibi yaklaşmakta olan bu tehlikeyi yeterince erken gördü mü?
👉Farklı ihtimaller için alternatif siyasi senaryolar hazırlandı mı?
👉Kurultayların hukuken tartışmalı hale gelme ihtimaline karşı gerekli siyasi ve kurumsal tedbirler yeterince geliştirildi mi?
Bunların cevaplarını dışarıdan kesin olarak bilmemiz mümkün değil.
Ancak sonuçta Özel CHP Genel Başkanlığından uzaklaştı ve siyasi hayatında yepyeni bir dönem başladı.
24 Temmuz 2026’da Özgür Özel’in de aralarında bulunduğu toplam 91 milletvekili CHP’den ayrılarak Yeni Parti’nin kuruluşuna katıldı. Yeni Parti daha sonra TBMM’de grup oluşturdu ve Özgür Özel partinin genel başkanı oldu.
Böylece Kasım 2023’te CHP Genel Başkanlığıyla başlayan siyasi serüven, yaklaşık üç yıl sonra başka bir partinin genel başkanlığıyla devam etmeye başladı.
Peki bütün bunlar nasıl oldu? Bence üzerinde durulması gereken asıl soru bu.
Meseleyi yalnızca “Özgür Özel hata yaptı” şeklinde okumak bana ne kadar eksik geliyorsa, yaşanan her şeyi yalnızca dış müdahalelerle açıklamak da o kadar eksik geliyor.
Muhalefetin yorumuna göre belediyelere yönelik soruşturmalar, tutuklamalar ve kurultay davaları CHP’yi siyasi olarak zayıflatmaya yönelik bir sürecin parçalarıydı. İktidar cephesi ise bunların siyasi değil, yargısal süreçler olduğunu savundu.
Bu tartışmanın hukuki hükmünü vermek benim alanım değil.
Ancak siyasi sonuçlarına baktığımda şu tabloyu görüyorum:
31 Mart 2024 sonrasında gündemi belirleyen, yükselen ve geniş toplum kesimlerine umut veren CHP ve Özgür Özel, zaman içerisinde gündeme cevap vermek zorunda kalan ve enerjisinin önemli bölümünü kendisini savunmaya ayıran bir konuma sürüklendi.
İktidar cephesinden gelen siyasi ve hukuki hamlelerin tek bir merkezden hazırlanmış kapsamlı bir stratejinin parçaları olup olmadığını kanıtlanmış bir olgu gibi söylemek mümkün değil.
Ancak sonuçları açısından bakıldığında bu gelişmelerin Özel’in yükselen siyasi ivmesini önemli ölçüde aşındırdığı aşikar.
Fakat tam da burada Özgür Özel’in ve genel olarak muhalefet siyasetinin sorumluluğu üzerine düşünmek gerekiyor.
👉Çok büyük bir emek neden beklenen siyasi sonuca dönüşmedi?
Belki de bütün bu sürecin merkezindeki soru budur.
Ortada yadsınamayacak bir emek vardı. Yoğun çalışma temposu vardı. Kalabalık meydanlar vardı.Önemli bir yerel seçim başarısı vardı.
Toplumun belirli kesimlerinde yeniden canlanan bir değişim beklentisi vardı.
👉Buna rağmen ortaya çıkan siyasi sonuç, harcanan emekle aynı doğrultuda gelişmedi.
Neden?
Sanırım burada siyasetin çok temel fakat zaman zaman gözden kaçırılan bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz:
👉Siyasette haklı olmak ile başarılı olmak aynı şey değildir.
👉Bir muhalefet partisi iktidarın politikalarını, siyasi tercihlerini ve uygulamalarını hukuk, demokrasi ve etik açısından eleştirebilir.
Bu eleştirilerinde haklı da olabilir.
👉Fakat iktidar olabilmek açısından yalnızca karşı tarafın yanlışlarını göstermek yeterli değildir.
👉Çünkü siyaset aynı zamanda mevcut şartları doğru okumak, rakibin muhtemel hamlelerini öngörmek ve bunlara karşı uygulanabilir alternatif stratejiler geliştirmek işidir.
Rakibinizin yaptığı bir hamlenin haksız, hukuka aykırı veya etik dışı olduğunu söylemek demokratik siyasetin meşru bir parçasıdır.
Ancak iktidar iddiasındaki bir siyasi hareketin bunun ötesinde başka bir soruyu da sorması gerekir:
👉“Bunun olmaması gerekirdi” demenin yanında, “Bunun olabileceğini öngördüm mü ve olduğunda ne yapacağımı önceden planladım mı?”
Bence siyasi strateji tam da burada başlıyor.
Çünkü iktidar olmak isteyen bir hareket açısından sürekli rakibinin yaptıklarının yanlışlığını açıklamak, bir noktadan sonra yeterli bir siyasi strateji olmaktan çıkabilir. Hatta dikkat edilmezse mazeret üretmeye dönüşebilir.
Bu, haksızlığı kabullenmek veya hukuka aykırılığı meşru görmek anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik ve hukuki itiraz sonuna kadar yapılmalıdır. Ama siyasi liderlik bunun bir adım ötesini gerektirir.
👉“Bana bunu yapamazlar” demek yerine, “Bunu yaparlarsa ne yapacağım?” sorusunun cevabını önceden hazırlamak gerekir.
Meydanların enerjisi siyasetin gücüne dönüşebildi mi?
Burada başka bir soru daha sormak gerekiyor.
Meydanlarda oluşan muazzam enerji kalıcı bir siyasi organizasyona ne ölçüde dönüştürülebildi?
Mitingler siyaset açısından önemlidir. Toplumsal tepkiyi görünür hale getirir, seçmene yalnız olmadığını hissettirir, parti örgütünü canlı tutar.
Ancak meydanları doldurmak tek başına iktidar stratejisi değildir.
👉Toplumsal öfkeyi görünür kılmak önemlidir ama yeterli değildir.
👉Rakibin yanlışlarını göstermek önemlidir ama yeterli değildir.
👉Muhalefet enerjisini canlı tutmak önemlidir ama yine yeterli değildir.
İktidar olmak isteyen bir siyasi hareketin bütün bunların ötesinde toplumun önüne inandırıcı bir yönetim alternatifi, güçlü kadrolar, uygulanabilir politikalar ve krizlere dayanabilecek kurumsal bir yapı koyması gerekir. Daha da önemlisi, rakibinin ne yapmaması gerektiğini anlatmak kadar ne yapabileceğini hesaplamak zorundadır.
👉Çünkü siyasi rekabette rakibiniz sizin arzu ettiğiniz kurallara göre oynamayabilir. Demokratik sınırlar içinde kalmasını talep etmek elbette hakkınızdır. Ama siyasi stratejinizi yalnızca onun bu sınırlar içinde kalacağı varsayımı üzerine kurmak başka bir meseledir.
Özel’in hikâyesi bitmiş değil:
Bütün bunlara rağmen Özgür Özel’in yaşadıklarını bir “başarısızlık öyküsü” olarak tanımlamak için henüz çok erken olduğunu düşünüyorum. Çünkü siyasi hikayesi devam ediyor.
Bugün artık CHP Genel Başkanı değil, Yeni Parti Genel Başkanı. Yanında önemli sayıda milletvekili ve kendisini takip eden bir siyasi kitle bulunuyor. Yeni Parti’nin kuruluşuyla birlikte TBMM’de yeni bir siyasi denge de ortaya çıktı.
Belki de bundan sonraki asıl sınavı burada başlayacak.
👉Geçmişte kendisine ve partisine yapılanların haksızlığını anlatmaya devam etmek mi?
👉Yoksa yaşananlardan gerekli dersleri çıkararak toplumun önüne yeni, uygulanabilir ve iktidar iddiası taşıyan bir siyasi proje ve stratejik plan koymak mı?
Bunun cevabını bugün bilmiyoruz. Ancak bir konuda Özgür Özel’in hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum.
👉Mücadele etmediği için bu noktaya gelmedi.
👉☺️Çalışmadığı için hiç değil.
👉Aksine çok çalıştı, çok yoruldu, meydan meydan dolaştı, siyasi riskler aldı ve büyük bir kişisel enerji harcadı.
👉Normal şartlarda böylesine büyük bir emeğin, azmin ve adanmışlığın siyasi karşılığının daha farklı olması beklenebilirdi.
Fakat belki de bütün bu süreç bize siyasetin en zor gerçeklerinden birini hatırlatıyor:
👉Emek ile sonuç arasında her zaman doğrusal bir ilişki yoktur.
👉Siyasette enerji gerekir. Cesaret gerekir. İyi niyet gerekir.
Ama bunların yanına stratejik aklı, öngörüyü, alternatif senaryoları, kurumsal dayanıklılığı ve topluma güven veren gerçekçi bir iktidar programını koymak gerekir. Daha da önemlisi, sürekli rakibin hamlelerine cevap veren değil, zaman zaman rakibi sizin hamlelerinize cevap vermek zorunda bırakan bir siyasi akıl gerekir.
Benim gibi siyaseti profesyonel olarak değil, ülkesinin meselelerini anlamaya çalışan bir yurttaş gözüyle izleyen biri açısından Özgür Özel’in son birkaç yılı önemli bir ders bırakıyor:
👉Demokratik siyasette haklı olmak değerlidir. Çok çalışmak da değerlidir. Ama iktidar olabilmek için bunların yanına stratejik aklı, öngörüyü ve topluma güven veren gerçekçi bir alternatifi koymak gerekir. Çünkü siyasette bazen asıl mesele, rakibinizin nerede ve neden yanlış yaptığını açıklamak değil; o yanlışlara rağmen sizin nasıl doğru sonucu üretebildiğinizi gösterebilmektir.
Saygı ile
Serdar DURAT
