EVLİLİĞİN GERÇEK SINAVI: BİRLİKTE VE MUTLU KALARAK YAŞLANABİLMEK
İnsan hayatının en önemli kararlarından biri, ömrünü kiminle paylaşacağına karar vermesidir. Ancak bu kararın gerçek anlamı, çoğu zaman evliliğin ilk yıllarında değil, birlikte geçirilen uzun yılların ardından daha iyi anlaşılır.
Gençlik yıllarında evlilik; sevgi, tutku, heyecan, ortak hayaller, çocuk sahibi olmak, mesleki hedefler ve geleceğe yönelik beklentiler üzerine kurulabilir. Birlikte seyahat etmek, yeni yerler keşfetmek, dostlarla buluşmak, çocuk yetiştirmek ve ekonomik hedeflere ulaşmak hayatı hareketli kılar.
Fakat zaman ilerledikçe hayatın ritmi değişir.
Çocuklar büyürler, kendi hayatlarını kurarlar. Mesleki sorumluluklar azalır veya sona erer. Sosyal çevreler değişir. Fiziksel kapasite bazı alanlarda gerileyebilir. Bir zamanlar büyük heyecan veren etkinliklerin bir bölümü önemini kaybedebilir.
İnsan, yaş aldıkça yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik ve duygusal ihtiyaçları bakımından da değişir. İşte uzun evliliklerin en önemli sınavlarından biri bu değişim sürecinde ortaya çıkar.
Hayatın sunduğu dışsal heyecanlar azaldığında, iki insan birbirinin varlığından hala mutluluk duyabiliyor mu?
EVLİLİK YALNIZCA BİRLİKTE YAŞAMAK DEĞİLDİR
Bir evliliğin uzun sürmesi ile mutlu sürmesi aynı şey değildir.
Çok uzun yıllar aynı evi paylaşan iki insanın, mutlaka güçlü bir duygusal yakınlık içinde olduğunu varsayamayız.
Bazı evlilikler sevgi ve karşılıklı anlayışla sürerken bazıları alışkanlıklar, ekonomik bağımlılıklar, toplumsal beklentiler veya yalnız kalma endişesi nedeniyle devam edebilir.
Bu nedenle evliliğin başarısını yalnızca süresiyle değerlendirmek yeterli değildir.
Psikoloji araştırmaları da ilişkilerin niteliğinin, yalnızca birlikteliğin devam edip etmemesinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Amerikalı psikolog John Gottman’ın evlilikler üzerine yaptığı uzun süreli araştırmalar, bu konuda dikkat çekici bulgular ortaya koymuştur. Gottman’ın aktardığı bir araştırmada, evliliklerinin altıncı yılında hala birlikte olan çiftlerin, eşlerinin gündelik ilgi ve yakınlık girişimlerine olumlu karşılık verme oranı yaklaşık %86 olarak belirlenmiştir. Altı yıl içinde boşanan çiftlerde ise bu oran yaklaşık %33’tür. Bu sonuç, tek başına evliliklerin geleceğini belirleyen bir formül değildir. Ancak gündelik hayatta çoğu zaman önemsiz görülen küçük davranışların, ilişkilerin niteliğiyle ne kadar yakından bağlantılı olabileceğini göstermektedir.
Eşinizin anlattığı sıradan bir olayı ilgiyle dinlemek, onun bir düşüncesine merak göstermek, küçük bir sevincini paylaşmak veya üzüntüsünü fark etmek…
Bunlar gösterişli romantik davranışlar değildir.
Fakat uzun evliliklerin duygusal temelleri çoğu zaman bu küçük davranışlarla güçlenir.
ORTAK HAYATIN İÇİNDE ORTAK BİR DÜNYA KURABİLMEK
Evliliğin ilk yıllarında çiftlerin hayatını dolduran pek çok ortak sorumluluk vardır. Ev kurmak, çocuk yetiştirmek, ekonomik güvence sağlamak, aile ilişkilerini yürütmek ve günlük sorunları çözmek…
Bütün bunlar eşleri sürekli iletişim halinde tutar.
Ancak iletişim kurmak ile duygusal yakınlık geliştirmek aynı şey değildir. Yıllarca yalnızca çocukların eğitimi, faturalar, alışveriş, aile meseleleri ve günlük sorumluluklar hakkında konuşan iki insan, bütün bu meşguliyetler ortadan kalktığında birbirleriyle paylaşacak yeterince konu bulamayabilir.
İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Ortak sorumluluklara sahip olmak, mutlaka ortak bir düşünce ve duygu dünyasına sahip olmak anlamına gelmez.
Birlikte uzun sohbetler edebilmek…
Aynı sokaklarda yürümekten keyif almak…
Bir filmi izledikten sonra üzerine konuşabilmek…
Bir kitabın düşündürdüklerini paylaşabilmek…
Birlikte müzik dinlemek, bazen geçmişi hatırlamak, bazen geleceği hayal etmek…
Hatta hiçbir şey konuşmadan yan yana otururken bile birbirinin varlığından huzur duyabilmek…
Bütün bunlar, evliliğin ilerleyen dönemlerinde daha fazla önem kazanabilir.
Evlilikte yalnızca birlikte geçirilen zamanın uzunluğu değil, o zamanın nasıl değerlendirildiği de önemlidir.
Üstelik ortak deneyimlerin mutlaka pahalı seyahatler, gösterişli organizasyonlar veya olağanüstü etkinlikler olması gerekmez.
Bazen daha önce hiç gitmediğiniz bir mahallede yürümek, yeni bir yemek hazırlamak, birlikte bir şey öğrenmek veya farklı bir konuyu tartışmak da ilişkinize yeni bir canlılık kazandırabilir.
BİRLİKTE OLMAK, BİREYSELLİKTEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR
Burada özellikle genç çiftlerin üzerinde düşünmesini istediğim bir başka konu var.
Evlilik, iki insanın tek bir kişiliğe dönüşmesi değildir.
Birlikte yaşamak, her şeyi birlikte yapmak, her konuda aynı düşünmek veya bütün zamanını eşine ayırmak zorunda olmak anlamına gelmez.
Her insanın kendine özgü düşünceleri, alışkanlıkları, ilgi alanları, arkadaşlıkları ve kişisel ihtiyaçları vardır.
Evlenmek, bu bireysel özelliklerden vazgeçmeyi gerektirmez.
Psikolog Edward Deci ve Richard Ryan tarafından geliştirilen Öz Belirleme Kuramı, insanın psikolojik iyilik halinde üç temel ihtiyacın önemini vurgular: Özerklik, yeterlik ve ilişki kurma.
Özerklik, kişinin kendi tercihlerini yapabilmesi ve davranışlarını kendi değerleri doğrultusunda yönlendirebilmesidir.
İlişki kurma ihtiyacı ise başkalarıyla anlamlı ve güvenli bağlar geliştirebilme arzusudur.
Bu iki ihtiyaç birbirinin karşıtı değildir.
Tam tersine, sağlıklı bir ilişkide birbirini tamamlayabilir.
İnsan hem bir başkasına güçlü bir sevgiyle bağlanabilir hem de bireysel kimliğini koruyabilir.
Eşlerden biri kitap okumaktan, diğeri spor yapmaktan hoşlanabilir.
Biri kalabalık arkadaş toplantılarını severken diğeri daha sakin ortamları tercih edebilir.
Biri klasik müzik dinlerken diğeri farklı müzik türlerinden zevk alabilir.
Bunlar ilişkinin zayıflığına işaret etmek zorunda değildir.
Sorun, farklılıkların varlığından çok, bu farklılıklara gösterilen tahammülsüzlüktür.
Sağlıklı bir evlilikte iki insanın hem birlikte olabilmesi hem de birbirinden bağımsız olarak kendini iyi hissedebilmesi gerekir.
Çünkü sevgi, sürekli birlikte bulunmayı zorunlu kılan bir bağımlılık ilişkisine dönüşmemelidir.
SEVMEK, KARŞIMIZDAKİNİ DEĞİŞTİRME HAKKI VERMEZ
Evliliklerde karşılaştığımız önemli sorunlardan biri, insanların zamanla eşlerini kendi beklentilerine göre değiştirmeye çalışmalarıdır.
Bazen bu durum iyi niyetli gerekçelerle başlar.
Daha düzenli olmasını isteriz.
Daha sosyal veya daha sakin olmasını bekleriz.
Bizim sevdiğimiz insanlarla yakınlık kurmasını, bizim hoşlandığımız etkinliklerden keyif almasını veya olaylara bizim bakış açımızla yaklaşmasını arzu ederiz.
Ancak bu beklentiler zamanla baskıya dönüşebilir.
Bir insanın kişiliğini, alışkanlıklarını ve değerlerini sürekli eleştirmek; onda yetersizlik, kabul görmeme ve değersizlik duygularını besleyebilir.
2022 yılında yayımlanan ve eşler arasındaki karşılıklı kabullenmeyi inceleyen bir psikoloji araştırması, partnerini kabul etme ve partneri tarafından kabul edildiğini hissetme ile ilişki doyumu arasında anlamlı bağlantılar bulunduğunu ortaya koymuştur.
Elbette kabullenmek, bütün davranışları koşulsuz onaylamak değildir.
Şiddet, aşağılama, sadakatsizlik, ciddi sorumsuzluk veya karşılıklı güveni zedeleyen davranışlar karşısında sessiz kalmak da sağlıklı bir ilişki anlayışı olamaz.
Ancak kişilik farklılıkları ile ilişkiye zarar veren davranışları birbirinden ayırmak gerekir.
Eşimizin temel karakterini değiştirmeye çalışmak yerine, birlikte yaşamayı zorlaştıran davranışları karşılıklı anlayışla ele almak çok daha yapıcıdır.
İnsanlar yıllar içinde değişebilir, gelişebilir ve alışkanlıklarını yeniden düzenleyebilir.
Fakat bu değişim, baskı ve dayatmaların değil; karşılıklı anlayışın, özgür iradenin ve ortak çabanın sonucu olduğunda daha anlamlıdır.
Bir insanı sevmek, onu kendi istediğimiz insana dönüştürmek değil; onun kendisi olarak var olmasına saygı gösterebilmektir.
MAHREMİYET, EVLİLİĞİN İÇİNDE DE KORUNMALIDIR
Mahremiyet çoğu zaman yalnızca evlilik dışındaki insanlara karşı korunması gereken bir alan olarak düşünülür. Oysa evliliğin kendi içinde de bireysel mahremiyet vardır.
Her insanın zaman zaman yalnız kalmaya, kendi düşünceleriyle baş başa olmaya, kişisel alanını korumaya ve bireysel etkinliklere zaman ayırmaya ihtiyacı olabilir.
Evlilik, eşlerin birbirlerinin bütün düşüncelerini, yazışmalarını, kişisel eşyalarını veya özel alanlarını sınırsız biçimde denetleme hakkına sahip olduğu anlamına gelmez. Güven ile denetim birbirinden farklı kavramlardır. Sürekli kontrol edilmek, sevginin değil, bazen güvensizliğin veya kontrol etme ihtiyacının göstergesi olabilir.
Elbette mahremiyet, önemli meseleleri eşinden gizlemek veya ortak sorumluluklardan kaçınmak için kullanılabilecek sınırsız bir gerekçe de değildir. Sağlıklı ilişki, karşılıklı güven ve şeffaflık ile bireysel sınırların dengelenmesini gerektirir.
Birbirine ait hissetmek ile birbirinin sahibi olduğunu düşünmek arasında çok önemli bir fark vardır.
Bence uzun evliliklerde bu ayrımın korunması, karşılıklı saygının en değerli göstergelerinden biridir.
YAŞLANMAK, SEVGİNİN VE MUTLULUĞUN AZALMASI DEMEK DEĞİLDİR
Yaşlanma konusunda yaygın bir yanılgı, fiziksel kapasitedeki değişimlerin mutlaka duygusal yaşamın da fakirleşmesine yol açacağı düşüncesidir.
psikolog Laura Carstensen’in geliştirdiği Sosyo-Duygusal Seçicilik Kuramı da önemli bir açıklama sunmaktadır.
Bu yaklaşıma göre insanlar, zamanın sınırlılığını daha fazla fark ettikçe, duygusal açıdan anlamlı ilişkilere ve deneyimlere öncelik verme eğiliminde olabilirler.
Bir başka ifadeyle, yaş ilerledikçe insanın mutluluk anlayışı değişebilir.
Daha fazla şeye sahip olmaktan çok, sahip olduklarının değerini bilmek önem kazanabilir.
Daha kalabalık sosyal çevreler yerine daha anlamlı ilişkiler tercih edilebilir.
Daha fazla heyecan aramak yerine huzur, güven ve duygusal yakınlık öne çıkabilir.
Ancak bütün bunların kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmek de doğru değildir.
İlişkilerin niteliği, yıllar boyunca biriktirilen deneyimlerden, karşılıklı davranışlardan ve birlikte geliştirilen alışkanlıklardan etkilenir.
FEDAKARLIK, KENDİNDEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR
Uzun ve mutlu bir evliliğin emek, sabır ve fedakarlık gerektirdiğine inanıyorum. Ancak fedakarlık kavramının da doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.
Fedakarlık, eşlerden birinin sürekli susması, kendi ihtiyaçlarını ertelemesi veya kişisel mutluluğundan vazgeçmesi değildir.
Sağlıklı bir fedakarlık anlayışı karşılıklıdır.
Bazen birimizin ihtiyacı öncelik kazanır, bazen diğerimizin.
Bazen birimiz yorulur ve desteğe ihtiyaç duyarız. Bazen destek veren taraf oluruz.
Hayatın bütün dönemlerinde eşlerin fiziksel, ekonomik ve duygusal imkanları eşit olmayabilir. Önemli olan, ilişkinin genelinde karşılıklı özenin ve adalet duygusunun korunmasıdır.
Burada eşitlik ile adalet arasındaki fark da önemlidir.
Her sorumluluğun her zaman yüzde elli oranında paylaşılması mümkün olmayabilir.
Fakat taraflardan birinin çabasının sürekli görünmez hale gelmesi, zamanla ilişkinin duygusal dengesini bozabilir.
Evlilikte fedakarlık, bir kişinin kendisini tüketmesi değil, iki insanın birbirinin hayatını kolaylaştırmak için gönüllü çaba göstermesidir.
GENÇ ÇİFTLERE BİRKAÇ SORU
Bugün evliliğinizin ilk yıllarında olabilirsiniz.
Hayatınızın önemli bir bölümünü işiniz, çocuklarınız, ekonomik hedefleriniz, seyahatleriniz ve sosyal ilişkileriniz dolduruyor olabilir.
Belki de birbirinizle baş başa kalmanın ne kadar değerli olduğunu düşünmeye henüz yeterince fırsat bulamadınız.
Fakat bir gün çocuklarınız kendi hayatlarını kuracak.
Mesleki sorumluluklarınız azalacak.
Bugün büyük önem verdiğiniz bazı şeyler eskisi kadar önemli gelmeyecek.
Hayatınızın ritmi yavaşlayacak.
O zaman geriye, yıllar boyunca birlikte oluşturduğunuz ilişkinin gerçek niteliği kalacak.
İşte bugünden düşünmeye değer bazı sorular:
Eşinizle baş başa uzun saatler geçirmekten gerçekten keyif alıyor musunuz?
Onun düşüncelerini, meraklarını ve hayallerini hala öğrenmek istiyor musunuz?
Farklılıklarınızı değiştirilmesi gereken kusurlar olarak mı, yoksa saygı gösterilmesi gereken bireysel özellikler olarak mı görüyorsunuz?
Birbirinizin yalnız kalma ihtiyacına, kişisel tercihlerine ve mahremiyetine saygı duyabiliyor musunuz?
Birlikte yaşlanırken birbirinizin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlayabilecek misiniz?
Ve belki de hepsinden önemlisi:
Hayatınızın bütün dışsal meşguliyetleri azaldığında, yalnızca birbirinizin arkadaşlığından mutlu olabilecek misiniz?
Bu soruların herkese uyan tek bir doğru cevabı yok.
Ancak bugün vereceğiniz cevaplar, yarın nasıl bir evlilik yaşayacağınız hakkında düşünmenizi sağlayabilir.
SONUÇ
Uzun bir evlilik, yalnızca aynı insanla yıllarca birlikte yaşamanın hikayesi değildir.
Zaman içinde değişen iki insanın, birbirini yeniden tanımayı, anlamayı, kabullenmeyi ve sevmeyi sürdürmesinin hikayesidir.
Bunun için sevgi kadar arkadaşlığa, sadakat kadar güvene, yakınlık kadar bireysel özgürlüğe, ortak yaşam kadar kişisel sınırlara da ihtiyaç vardır.
Birlikte yaşlanmak biyolojik bir süreçtir.
Ama birlikte yaşlanırken sevgiyi, saygıyı, merakı ve huzuru koruyabilmek bilinçli çaba gerektirir.
Çünkü evliliğin gerçek başarısı, iki insanın kaç yıl birlikte kaldığında değil, o yıllar boyunca birbirlerinin hayatına ne kadar huzur, güven, sevgi ve anlam katabildiğinde saklıdır.
Gençlikte birbirinin heyecanını paylaşmak güzeldir.
Ama yıllar sonra, hayatın temposu yavaşladığında, saçlar ağardığında, bir zamanlar önemli görülen pek çok şey geride kaldığında, birbirinin yanında hala huzur bulabilmek…
İşte bana göre uzun bir evliliğin en büyük kazanımlarından biri budur.
Mutlu bir evliliğin en güzel tanımı şudur kanaatindeyim:
Birbirine bağımlı olmadan bağlı kalabilmek; birbirinin özgürlüğünü kısıtlamadan birlikte yaşayabilmek ve yıllar geçtikçe birbirinin varlığından huzur duymaya devam edebilmek.
Sevgi ile
Serdar DURAT
