ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE LİDERLERİN BİREYSEL DOSTLUKLARI DEĞİL, ÜLKELERİN ULUSAL ÇIKARLARI BELİRLEYİCİDİR
Uluslararası ilişkilerde belirleyici olan, devlet başkanlarının kişisel dostlukları, birbirlerine duydukları sempati veya aralarındaki karşılıklı övgüler değil, temsil ettikleri ülkelerin milli menfaatleridir. Liderler arasındaki olumlu kişisel ilişkiler diplomatik süreçleri kolaylaştırabilir, ancak devletlerin kurumsal çıkarlarının ve stratejik önceliklerinin yerini alamaz.
ABD’de 3 Kasım’da yapılan ara seçimlerin sonuçları, bu gerçeği Türk-Amerikan ilişkileri açısından yeniden değerlendirmemizi gerektiriyor. Demokratların Kongre’nin her iki kanadında çoğunluğu elde etmesi, Başkan Trump’ın görev süresinin kalan iki yılında siyasi hareket alanını önemli ölçüde daraltacak. Trump, başkanlık yetkilerini korumakla birlikte, Kongre’nin yasama, bütçe ve denetim yetkileri karşısında çok daha fazla siyasi ve kurumsal dirençle karşılaşacak. Amerikan siyasetinde topal ördek (lame duck) olarak tanımlanan konuma yaklaşması da bu güç kaybının doğal sonucu olacaktır.
Bu yeni siyasi tablo, Türkiye açısından özellikle dikkatle okunmalıdır. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan ile Başkan Trump arasındaki olumlu kişisel ilişkilerin diplomatik bir değer taşıdığı kuşkusuzdur. Ancak S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları, F-35 programı, Suriye politikaları ve Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeler gibi konular, yalnızca iki liderin karşılıklı iyi niyetleriyle çözülebilecek meseleler değildir. Bunların önemli bir bölümü Amerikan Kongresi’nin tutumuna, yasal düzenlemelere, savunma ve dış politika bürokrasisinin değerlendirmelerine ve ABD’nin bölgesel çıkarlarına bağlıdır.
Üstelik Kongre’de çoğunluğun el değiştirmesi, Türkiye’ye ilişkin bütün kararların otomatik olarak olumsuzlaşacağı anlamına da gelmez. Uluslararası ilişkilerde kalıcı iş birliklerinin zemini, siyasi yakınlıklardan ziyade karşılıklı çıkarların örtüştüğü alanlarda oluşur. Türkiye’nin NATO içindeki konumu, Karadeniz güvenliği, enerji koridorları ve bölgesel istikrar açısından sahip olduğu stratejik önem, Washington’da hangi partinin siyasi ağırlığı elinde bulundurduğundan bağımsız olarak değerlendirilmek zorundadır.
Türkiye açısından asıl mesele, Washington’da kiminle daha iyi anlaşıldığı değil, Amerikan devletinin karar mekanizmaları karşısında ulusal çıkarlarımızı ne ölçüde koruyabildiğimizdir. Bunun yolu da kişisel dostlukları diplomatik bir kolaylaştırıcı olarak görmekten, ancak ilişkileri güçlü kurumlar, tutarlı politikalar, çok yönlü diplomasi ve karşılıklı çıkarlar üzerine inşa etmekten geçer.
Burada temel bir ayrımı unutmamak gerekiyor: Kişisel dostluklar diplomasiye kapı açabilir; ancak o kapıdan hangi şartlarla geçileceğini devletlerin ulusal çıkarları belirler. Dolayısıyla iki liderin birbirleriyle iyi anlaşması, ülkeleri arasındaki bütün çıkar farklılıklarının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Sonuç olarak, liderler değişir, siyasi çoğunluklar el değiştirir, kişisel dostluklar güçlenir veya zayıflar. Devletlerin milli menfaatleri ise süreklilik gösterir.
Başarılı dış politika, kişilere bağlanan beklentiler üzerine değil, değişen güç dengelerini doğru okuyabilen, kurumsal sürekliliği ve milli menfaatleri esas alan stratejik bir devlet aklı üzerine kurulmalıdır kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
