ABD ARA SEÇİMLERİ: SANDIKTAN NASIL BİR SİYASİ DENGE ÇIKACAK?
2 Kasım 2026 | Seçim Öncesi Analiz
ABD, yarın yalnızca Kongre üyelerini belirlemek için değil, önümüzdeki iki yılın siyasi ve kurumsal güç dengesini yeniden şekillendirmek üzere sandık başına gidiyor. Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin ilk iki yılına yaklaşılırken gerçekleştirilecek bu seçimler, Amerikan seçmeninin yönetimin ekonomi, iç politika ve uluslararası ilişkiler alanlarındaki performansını nasıl değerlendirdiğini anlamak bakımından da önem taşıyor.
Seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin 435 sandalyesinin tamamı, Senato’nun ise 33 olağan ve 2 özel seçim olmak üzere 35 sandalyesi için oy kullanılacak. Cumhuriyetçiler halen Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğa sahip. Senato’da 53 Cumhuriyetçiye karşılık 45 Demokrat ve Demokratlarla birlikte hareket eden 2 bağımsız senatör bulunuyor. Temsilciler Meclisi’nde ise Cumhuriyetçilerin çoğunluğu oldukça dar. Dolayısıyla sınırlı sayıdaki seçim bölgesinde yaşanabilecek değişiklikler bile Kongre’nin siyasi yapısını önemli ölçüde etkileyebilir.
Peki, seçimlere bir gün kala kamuoyu araştırmaları bize ne söylüyor? Seçmenlerin öncelikleri neler? Ve bu seçimlerin yalnızca ABD için değil, Türkiye açısından da ne gibi sonuçları olabilir?
ANKETLERDE NASIL BİR TABLO VAR?
Son araştırmalar, Demokrat adayların ülke genelindeki Kongre oy tercihlerinde Cumhuriyetçilerin önünde ölçüldüğünü gösteriyor.
Reuters/Ipsos’un 22-26 Ekim tarihlerinde gerçekleştirdiği araştırmada, oy kullanması muhtemel seçmenlerin %53’ü Demokrat, %44’ü ise Cumhuriyetçi adayları desteklediğini belirtiyor. Aradaki fark 9 yüzde puanı. Aynı araştırmada Başkan Trump’ın görevini onaylayanların oranı %32 düzeyinde bulunuyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. ABD seçim sisteminde ülke genelindeki oy oranları doğrudan Kongre’deki sandalye dağılımına dönüşmüyor. Temsilciler Meclisi üyeleri ayrı seçim bölgelerinde, senatörler ise eyaletler düzeyinde seçiliyor. Bu nedenle ulusal düzeydeki belirgin bir oy farkı, Kongre’de aynı büyüklükte bir sandalye farkı yaratmayabilir.
Senato’daki mücadele özellikle dikkat çekici. Demokratların çoğunluğu elde edebilmesi için mevcut sandalyelerini korumalarının yanı sıra Cumhuriyetçilerden net dört sandalye kazanmaları gerekiyor.
New York Times/Siena Research Institute tarafından 1 Kasım’da açıklanan son araştırmalar, bazı kritik eyaletlerde oldukça yakın sonuçlara işaret ediyor.
Teksas’ta Demokrat aday %50, Cumhuriyetçi aday %43; Maine’de %51’e karşı %45; Ohio ve Kansas’ta ise %49’a karşı %44 olarak ölçülüyor. Alaska’da fark %48’e karşı %46, Iowa’da ise %48’e karşı %47 düzeyinde. Michigan’da Demokrat adayın %53, Cumhuriyetçi adayın ise %42 desteğe sahip olduğu görülüyor.
Bu araştırmaların hata paylarının eyaletlere göre yaklaşık 3,4 ile 5 yüzde puanı arasında değiştiğini de hatırlamak gerekiyor. Dolayısıyla özellikle birbirine yakın ölçülen yarışlarda birkaç puanlık farkları kesin sonuç olarak değerlendirmek bilimsel açıdan doğru olmaz.
Kanaatimce burada belirleyici olabilecek unsurlardan biri, seçmenlerin yalnızca hangi partiyi destekledikleri değil, hangi seçmen gruplarının sandığa ne ölçüde katılacağıdır.
EKONOMİ VE HAYAT PAHALILIĞI SEÇMENİN ÖNCELİĞİ
Bu seçimlerin belki de en dikkat çekici özelliklerinden biri, ekonomik kaygıların siyasi tercihlerdeki ağırlığıdır.
Pew Research Center’ın 28 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında yaptığı araştırmada kayıtlı seçmenlerin %84’ü ekonomiyi, %73’ü demokrasinin geleceğini, %68’i sağlık hizmetlerini, %62’si eğitimi ve %59’u göç politikalarını oy tercihlerinde çok önemli bulduğunu belirtiyor.
Daha da dikkat çekici olan, ekonominin önemine ilişkin değerlendirmenin Demokrat ve Cumhuriyetçi seçmenler arasında büyük ölçüde ortak olmasıdır. Demokrat adayları destekleyenlerin %88’i, Cumhuriyetçi adayları destekleyenlerin ise %82’si ekonomiyi çok önemli bir seçim konusu olarak görüyor.
AP-NORC’un 15 Ekim’de yayımladığı araştırmada da seçmenlerin %85’i ekonomiyi, %84’ü hayat pahalılığını ve %64’ü İran savaşını önemli seçim meseleleri arasında sayıyor.
Bu veriler, seçmenlerin yalnızca siyasi söylemleri değil, günlük yaşamlarında karşılaştıkları somut ekonomik koşulları da değerlendirdiklerini gösteriyor.
Özellikle gıda, enerji, konut ve sağlık harcamalarındaki artışın hane halkları üzerindeki baskısı dikkate alındığında, makro-ekonomik göstergeler ile vatandaşların hissettikleri ekonomik refah arasındaki farkın siyasi sonuçlar doğurabileceği anlaşılıyor.
Bir ekonominin büyümesi ile toplumun geniş kesimlerinin bu büyümeden refah payı alması aynı şey değildir. Seçmenlerin değerlendirmelerinde de bu ayrımın etkili olabileceği kanaatindeyim.
TARİHSEL DENEYİMLER NE ANLATIYOR?
ABD’de ara seçimlerin tarihsel olarak dikkat çekici bir özelliği bulunuyor. Görevdeki başkanın partisi, bu seçimlerde çoğunlukla Temsilciler Meclisi’nde sandalye kaybediyor.
1938-2022 döneminde gerçekleştirilen 22 ara seçimin 20’sinde başkanın partisinin Temsilciler Meclisi’ndeki sandalye sayısında azalma yaşandı. Bu eğilim, siyaset biliminde zaman zaman başkanlık yönetimine yönelik bir dengeleme davranışı olarak açıklanıyor.
Başkanlık seçimlerinde oluşan siyasi beklentiler, yönetim sürecinde ekonomik ve toplumsal gerçeklerle karşılaştığında değişebiliyor. Ara seçimler de seçmenlerin bu değişen değerlendirmelerini ifade edebilecekleri anayasal bir mekanizma oluşturuyor.
Bununla birlikte tarihsel eğilimlerin gelecekteki sonuçları kesin olarak belirlemediğini unutmamak gerekiyor. Her seçim döneminin ekonomik koşulları, siyasi aktörleri, uluslararası gelişmeleri ve seçmen katılımı birbirinden farklıdır.
SEÇİM SONRASI NASIL BİR SİYASİ DENGE OLUŞABİLİR?
Kongre’deki çoğunlukların dağılımına bağlı olarak üç temel siyasi senaryo üzerinde durabiliriz.
İlk senaryoda Cumhuriyetçiler Kongre’nin her iki kanadındaki çoğunluklarını koruyabilir. Böyle bir durumda Trump yönetimi, yasama gündemini kendi partisinin desteğiyle sürdürme imkanına sahip olacaktır. Ancak Cumhuriyetçi üyeler arasındaki görüş ayrılıkları ve dar çoğunlukların getirdiği uzlaşma ihtiyacı devam edecektir.
İkinci senaryoda Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde ederken Senato Cumhuriyetçilerde kalabilir. Bu durumda yürütme ile yasama arasındaki ilişkiler daha karmaşık bir yapıya dönüşebilir. Bütçe görüşmeleri, kamu harcamaları, yönetimin denetlenmesi ve bazı yasal düzenlemeler üzerinde partiler arası müzakere ihtiyacı artacaktır.
Üçüncü senaryoda ise Demokratlar Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu elde edebilir. Böyle bir durumda yürütme üzerindeki yasama denetimi daha geniş bir kurumsal zemine kavuşabilir.
Ancak Amerikan başkanlık sisteminde yürütme organının anayasal yetkileri ve başkanın veto hakkı devam edeceğinden, Kongre çoğunluğunun değişmesi yönetimin bütün politikalarının kendiliğinden değişeceği anlamına gelmeyecektir.
Burada bence üzerinde durulması gereken asıl konu, hangi partinin güç kazanacağından çok, Amerikan siyasi sisteminin farklı siyasi iradeler arasında ne ölçüde uzlaşma üretebileceğidir.
Çünkü demokratik sistemlerin kurumsal dayanıklılığı yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, seçimlerden sonra oluşan güç dengelerinin anayasal sınırlar içinde yönetilebilmesiyle de ilgilidir.
TRUMP İÇİN “TOPAL ÖRDEK” DÖNEMİ Mİ?
ABD siyasetinde üzerinde durulması gereken bir başka kavram da Lame Duck, yani Türkçede kullanılan karşılığıyla “Topal Ördek Başkan” olgusudur.
Bu kavram, görev süresinin sonuna yaklaşan veya yeniden seçilme imkanı bulunmayan bir başkanın, özellikle siyasi desteğinin zayıflaması durumunda karşılaşabileceği etkinlik kaybını ifade eder.
Trump, ABD Anayasası’nın 22. Değişikliği uyarınca üçüncü kez başkan seçilemeyeceği için zaten bu kavramın kapsamına giriyor. Ancak 3 Kasım seçimleri, söz konusu durumun siyasi sonuçlarının ne ölçüde hissedileceğini belirleyebilir.
Cumhuriyetçilerin Kongre’nin bir veya her iki kanadındaki çoğunluğunu kaybetmesi durumunda Trump yönetimi; bütçe düzenlemeleri, yeni yasaların çıkarılması ve Kongre denetimi bakımından daha fazla kurumsal sınırlamayla karşılaşabilir. Özellikle Senato çoğunluğunun değişmesi, üst düzey atamalar ve federal yargı üyelerinin onay süreçlerini de etkileyebilir.
Bununla birlikte Kongre çoğunluğunu kaybetmek, başkanın anayasal yetkilerini ortadan kaldırmaz. Trump’ın yürütme yetkileri, veto hakkı ve dış politika alanındaki önemli karar alma olanakları devam edecektir.
Asıl dikkat çekici nokta, seçim sonuçlarının yalnızca Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki güç dengesini değil, Cumhuriyetçi Parti’nin kendi içindeki siyasi davranışları da etkileyebilecek olmasıdır.
Özellikle 2028 başkanlık seçimleri yaklaştıkça, parti içindeki farklı siyasi aktörlerin kendi geleceklerini ve önceliklerini daha belirgin biçimde gündeme getirmeleri mümkündür.
Bu nedenle 3 Kasım seçimleri, Trump yönetiminin kalan iki yıldaki yasama kapasitesinin yanı sıra, Cumhuriyetçi Parti içindeki siyasi birlikteliğin ne ölçüde korunabileceği açısından da önemli bir sınav niteliği taşıyor.
Başka bir ifadeyle, Trump’ın anayasal yetkilerinin devam etmesi ile bu yetkileri siyasi hedeflerine dönüştürebilme kapasitesinin aynı şey olmadığını dikkate almak gerekiyor.
TÜRKİYE AÇISINDAN MUHTEMEL ETKİLERİ
ABD ara seçimlerinin sonuçlarını Türkiye açısından değerlendirirken Washington’daki yürütme organı ile Kongre’nin farklı yetkilere sahip olduğunu dikkate almak gerekiyor.
Türkiye-ABD ilişkileri yalnızca iki ülke liderleri arasındaki temaslardan ibaret değildir. Savunma sanayii, NATO yükümlülükleri, bölgesel güvenlik, ticaret, enerji ve yaptırım politikaları gibi alanlarda Kongre’nin de önemli bir rolü bulunuyor.
Birinci önemli konu savunma sanayii ve yaptırımlar. Türkiye’nin F-35 programına ilişkin talepleri, S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları ve savunma alanındaki teknoloji iş birliği, ikili ilişkilerin gündeminde yer almayı sürdürüyor. Kongre’deki çoğunlukların değişmesi bu konulardaki denetim süreçlerini, yasal düzenlemeleri ve siyasi müzakereleri etkileyebilir. Ancak herhangi bir partinin çoğunluk elde etmesinin Türkiye lehine veya aleyhine otomatik sonuçlar doğuracağını söylemek doğru olmaz. Her konu kendi stratejik, hukuki ve kurumsal koşulları içinde değerlendirilmelidir.
İkinci konu bölgesel güvenlik ve Orta Doğu politikaları. Özellikle Suriye’nin geleceği, İran ile devam eden çatışmanın bölgesel etkileri, Irak’ın güvenliği ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’nin doğrudan güvenlik çıkarlarıyla bağlantılıdır. Kongre’de oluşacak yeni denge, ABD’nin bölgeye yönelik bütçe tahsisatlarını, askeri destek kararlarını ve yürütme üzerindeki denetimini etkileyebilir. Bununla birlikte bu alanlarda başkanlık yönetiminin yetkilerinin de oldukça geniş olduğunu hatırlamak gerekiyor.
Üçüncü konu NATO ve transatlantik ilişkiler. Türkiye’nin ittifak içindeki askeri kapasitesi, coğrafi konumu ve bölgesel güvenliğe katkısı dikkate alındığında, ABD’nin NATO’ya yaklaşımındaki değişiklikler Ankara açısından önem taşıyor. Özellikle savunma harcamalarının paylaşımı, Avrupa güvenliği ve Rusya-Ukrayna savaşına yönelik politikalar, iki ülke arasındaki stratejik görüşmelerin gündeminde kalacaktır.
Dördüncü konu ekonomik ilişkiler ve küresel piyasalardır. ABD’nin ticaret tarifeleri, yaptırımları, enerji politikaları ve bütçe kararları yalnızca Amerikan ekonomisini değil, uluslararası ticaret ve finans piyasalarını da etkileyebiliyor. Türkiye gibi dış ticaret, enerji ithalatı ve uluslararası finansman koşullarından etkilenen ekonomiler açısından bu gelişmelerin dolaylı sonuçları önemlidir. Bununla birlikte ABD Merkez Bankasının para politikası kararları Kongre seçimlerinin doğrudan sonucu değildir; ekonomik etkileri değerlendirirken bu kurumsal ayrımı da korumak gerekir.
Burada Trump’ın olası bir siyasi etkinlik kaybının Türkiye açısından yaratabileceği dolaylı sonuçlara da dikkat çekmek isterim.
Ankara ile Washington arasındaki bazı meselelerde liderler düzeyinde sağlanabilecek siyasi mutabakatların, Kongre’deki farklı güç dengeleri nedeniyle uygulamaya geçirilmesi zorlaşabilir. Özellikle savunma sanayii ve yaptırımlar gibi alanlarda başkanın siyasi iradesi tek başına yeterli olmayabilir.
Öte yandan Kongre denetiminin güçlenmesi, bazı dış politika kararlarının daha geniş kurumsal müzakerelerden geçmesini de sağlayabilir. Bunun Türkiye açısından etkisi, ilgili konunun niteliğine ve Kongre’deki görüş ayrılıklarına bağlı olacaktır.
Bana göre Türkiye açısından en gerçekçi yaklaşım, Amerikan seçim sonuçlarını herhangi bir siyasi partinin kazanmasına bağlanmış beklentiler üzerinden değerlendirmek yerine, iki ülkenin kalıcı çıkarları ve kurumsal ilişkileri çerçevesinde ele almaktır.
Nitekim uluslararası ilişkilerde liderler ve siyasi çoğunluklar değişebilir; ancak ülkelerin jeopolitik gerçekleri, coğrafyaları, güvenlik ihtiyaçları, ekonomik karşılıklı bağımlılıkları ve uzun vadeli stratejik çıkarları varlığını sürdürür.
SONUÇ:
3 Kasım seçimleri, ABD seçmeninin ekonomik koşullara, yönetim performansına ve ülkenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerinin Kongre aritmetiğine nasıl yansıyacağını gösterecek.
Ancak bence seçimlerin asıl önemi, hangi partinin kaç sandalye kazandığından daha geniş bir anlam taşıyor.
ABD gibi başkanlık sistemiyle yönetilen bir ülkede yasama ve yürütme organları arasındaki güç dağılımı, yalnızca iç siyasetin değil, uluslararası ilişkilerin de önemli belirleyicilerinden biridir.
Türkiye açısından da bu seçimlerden çıkarılması gereken temel sonuç, Washington’daki siyasi değişimlerin kısa vadeli etkilerini izlerken uzun vadeli ulusal çıkarlarımızı ve stratejik önceliklerimizi gözden kaçırmamaktır. 3 Kasım’da yalnızca Amerikan Kongresi’nin yeni bileşimi belirlenmeyecek; Trump’ın ikinci başkanlık döneminin kalan iki yılında ne ölçüde siyasi etkinlik gösterebileceğini belirleyecek yeni bir güç dengesi de ortaya çıkacaktır.
Demokratik sistemlerin olgunluğu ise yalnızca seçimleri kazanabilme becerisiyle değil, seçimlerden çıkan farklı siyasi iradeleri anayasal kurumlar içinde birlikte yönetebilme kapasitesiyle ölçülür.
Saygılarımla
Serdar DURAT
