SEÇME HAKKI: SEÇMEN GERÇEKTEN NEYİ SEÇİYOR?
Demokratik rejimlerin en temel unsurlarından biri seçme hakkıdır. Vatandaşın belirli aralıklarla sandığa gitmesi, farklı siyasi seçenekler arasında tercihte bulunması ve yönetimin oluşumuna katılması, temsili demokrasinin vazgeçilmez şartlarından kabul edilir.
Ancak üzerinde daha az durulan başka bir soru vardır:
👉Seçmenin önündeki seçenekleri kim belirlemektedir?
Bir vatandaş özgürce oy kullanabiliyor olabilir. Fakat oy verebileceği adayların tamamı daha önce başka kişi veya kurumlar tarafından belirlenmişse, seçmenin iradesinin demokratik sürecin hangi aşamasında başladığını tartışmak gerekir.
Bu nedenle demokrasi yalnızca “oy verebilme hakkı” üzerinden değil, seçmenin karşısına çıkan siyasi seçeneklerin nasıl üretildiği üzerinden de değerlendirilmelidir.
International IDEA’nın ( International Institute for Democracy and Electoral Assistance- Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü) demokrasi değerlendirme çerçevesinde de yalnızca seçimlerin yapılması değil, seçim ve parti sisteminin vatandaşlara ne ölçüde “etkili bir seçenekler yelpazesi” sunduğu demokratik niteliğin ölçütlerinden biri olarak ele alınmaktadır.
SEÇMEK İLE ÖNÜMÜZE KONULANLAR ARASINDAN TERCİH ETMEK AYNI ŞEY MİDİR?
Bu ayrım ilk bakışta yalnızca kelime oyunu gibi görülebilir. Oysa temsili demokrasinin niteliğini doğrudan ilgilendirmektedir.
Bir seçim bölgesinde bir siyasi parti beş milletvekili adayı gösteriyorsa, seçmen şu iki farklı sistemden biriyle karşılaşabilir:
👉Birincisinde seçmen yalnızca partiye oy verir. Adayların kim olduğu ve hangi sırada seçileceği parti tarafından önceden belirlenmiştir.
👉İkincisinde ise seçmen hem siyasi parti tercihini yapar hem de o partinin adayları arasında tercih kullanabilir.
Her iki sistemde de sandık vardır. Her iki sistemde de oy vardır. Her iki sistem de demokratik seçim mekanizmaları içinde yer alabilir.
Ancak seçmenin temsilcinin kimliği üzerindeki etkisi aynı değildir.
Siyaset bilimi literatüründe aday belirleme sürecinin önemli görülmesinin nedeni de budur. Kudüs İbrani Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde profesör Gideon Rahat ve Kanada’daki Carleton Üniversitesinde Siyaset Bilimi profesörü William Cross, aday seçiminin yalnızca partinin seçimlerde kimi aday göstereceğini belirleyen teknik bir işlem olmadığını; parti içindeki güç ilişkilerini, parlamentonun bileşimini ve seçilmiş temsilcilerin davranışlarını etkileyen temel kurumlardan biri olduğunu vurgular.
Dolayısıyla şu soruyu sormak meşrudur:
👉Vatandaş temsilcisini mi seçmektedir, yoksa siyasi örgütlerin önceden seçtiği kişiler arasından mı tercih yapmaktadır?
Bu sorunun tek ve evrensel bir cevabı yoktur. Fakat sorunun kendisi demokratik temsil açısından son derece önemlidir.
DEMOKRASİNİN GÖRÜNMEYEN AŞAMASI: ADAY BELİRLEME
Seçimler kamuoyunun önünde gerçekleşir.
Adayların belirlenmesi ise çoğu zaman seçimlerden çok daha önce ve çok daha dar bir çevrede gerçekleşir.
İşte demokrasinin en kritik fakat seçmenin en az gördüğü alanlarından biri burasıdır.
Bir siyasi partinin adaylarını; parti lideri, merkez yönetimi, yerel teşkilatlar, delegeler, parti üyeleri, önseçime katılan seçmenler veya bunların çeşitli bileşimleri belirleyebilir.
Bu yöntemlerin her biri farklı bir parti içi güç dağılımı yaratır.
Aday belirleme yetkisi merkezde yoğunlaştıkça parti yönetiminin gücü artar. Yetki üyeler ve yerel örgütlerle paylaşıldıkça karar süreci daha katılımcı hale gelir.
International IDEA da aday belirlemeyi siyasi partilerin demokrasilerde üstlendikleri en stratejik görevlerden biri olarak değerlendirmektedir. Çünkü partiler yalnızca seçimlere katılmaz; gelecekte yasama ve yürütme görevlerini üstlenebilecek siyasi kadroları da seçerler.
Bu nedenle genel seçimlerden önce aslında ikinci bir seçim daha vardır:
👉Adayların seçimi. Fakat bu ilk seçime çoğu vatandaş katılmaz.
PARTİ İÇİ DEMOKRASİ NEDEN ÖNEMLİDİR?
Burada tartışma bizi kaçınılmaz olarak parti içi demokrasi kavramına getirir. Siyasi partiler özel hukuk örgütleri gibi görünseler de demokratik sistem içinde son derece önemli kamusal işlevler üstlenirler. Vatandaşların siyasal taleplerini toplar, programlara dönüştürür, adayları belirler ve iktidara geldiklerinde devlet yönetimini üstlenirler. Bu nedenle siyasi partilerin kendi içlerindeki karar alma mekanizmaları, yalnızca o partinin üyelerini ilgilendiren örgütsel bir mesele değildir.
International IDEA, parti içi demokratik kurumların temsili demokrasinin niteliği açısından temel öneme sahip olabileceğini ve güçlü parti içi demokrasinin bir anlamda “demokrasi içinde demokrasi” işlevi görebileceğini belirtmektedir.
Parti içi demokrasi; farklı görüşlerin temsil edilmesi, adayların rekabet içinde belirlenebilmesi, üyelerin karar süreçlerine katılması, yönetim kadrolarının hesap verebilir olması ve parti içindeki yükselme yollarının açık olması gibi unsurları kapsar.
Fakat burada da basit bir denklem kurmamak gerekir.
“Merkezden aday belirlemek antidemokratiktir, önseçim demokratiktir” gibi kesin bir ayrım siyaset bilimi açısından fazla indirgemeci olur.
Çünkü siyasi partiler yalnızca üyelerinin görüşlerini yansıtmakla yükümlü örgütler değildir. Aynı zamanda seçim kazanmak, ülke çapında dengeli bir temsil oluşturmak, nitelikli kadrolar yetiştirmek, farklı toplumsal kesimleri temsil etmek ve ortak bir siyasi program geliştirmek zorundadırlar.
👉Sorun dolayısıyla merkezi kararın varlığı değil, merkezi karar ile katılımcı mekanizmalar arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.
LİDERİN ADAY LİSTESİ ÜZERİNDEKİ GÜCÜ
Aday belirleme sürecinin belki de en hassas boyutu siyasi liderliğin rolüdür. Parti liderinin aday listesine müdahalesi yalnızca kişisel güç kullanımı olarak görülmemelidir. Lider açısından aday listesi aynı zamanda önemli bir stratejik yönetim aracıdır.
Bir lider liste oluştururken çok sayıda ve zaman zaman birbiriyle çelişen hedefi aynı anda gözetebilir:
Seçimi kazanabilecek güçlü yerel adaylara yer vermek, partinin farklı toplumsal kesimlere ulaşmasını sağlamak, kadın ve genç temsilini artırmak, belirli uzmanlık alanlarından insanları parlamentoya taşımak, parti içinde kuşak değişimini gerçekleştirmek, farklı siyasi eğilimler arasında denge kurmak, parti disiplinini korumak, kamuoyunda güven yaratabilecek isimleri öne çıkarmak, yerel teşkilatların talepleriyle merkez yönetiminin tercihlerini uzlaştırmak.
Bu açıdan bakıldığında merkezi aday belirleme mekanizmasının bazı işlevsel gerekçeleri olduğu açıktır.
Fakat tam da burada demokratik açıdan kritik bir sorun ortaya çıkar:
👉Adayın siyasi geleceğine kim karar veriyorsa, adayın hesap verme yönelimi de zamanla oraya doğru kayabilir.
Bir milletvekili veya milletvekili adayı siyasi geleceğini esas olarak seçmenin tercihine borçlu olduğunu düşünüyorsa seçmene karşı duyarlılığı artabilir. Buna karşılık yeniden aday gösterilip gösterilmeyeceği büyük ölçüde parti merkezinin veya liderin kararına bağlıysa, siyasi davranışında parti yönetiminin beklentileri daha fazla ağırlık kazanabilir. Bu, zorunlu olarak kötü niyetli bir ilişki değildir. Kurumsal teşviklerin doğal sonucudur.
Dolayısıyla demokratik temsil açısından mesele yalnızca:
👉“Milletvekili kime karşı sorumludur?” sorusu değildir.
Bundan önce şu soru gelir:
👉“Milletvekilinin siyasi kariyerinin devamına fiilen kim karar vermektedir?”
LİDERİN STRATEJİK İKİLEMİ: SADAKAT Mİ, YETKİNLİK Mİ?
Aday belirleme yetkisi büyük ölçüde liderde toplandığında başka bir önemli sorun ortaya çıkar.
Lider nasıl bir kadro oluşturacaktır?
Kendisinden bağımsız düşünebilen güçlü siyasetçileri mi?
Yoksa parti yönetimiyle uyum içerisinde hareket edecek isimleri mi?
Bu ikisinin her zaman birbirinin karşıtı olması gerekmez. Ancak pratik siyasette zaman zaman arasında gerilim oluşabilir.
Güçlü, tanınmış, bağımsız siyasi kişilikler partiye toplumsal destek sağlayabilir fakat liderlik açısından yönetilmesi daha zor aktörler olabilirler. Daha sadık kadrolar ise parti disiplinini kolaylaştırabilir ancak aşırı sadakat zamanla parti içindeki eleştiri ve fikir çeşitliliğini azaltabilirler.
Böylece aday listesi yalnızca seçim kazanmak için oluşturulan bir liste olmaktan çıkabilir; aynı zamanda parti içindeki gelecekteki güç dağılımının tasarlandığı bir mekanizmaya dönüşebilir.
Yakın dönem karşılaştırmalı araştırmalar da parti liderlerinin örgüt, politika ve seçim stratejisi üzerindeki güçlü kontrolünün partiler açısından hem avantajlar hem de orta vadeli maliyetler yaratabileceğini tartışmaktadır.
Bu nedenle aday belirleme sürecinde liderlik açısından belki de en sağlıklı soru:
“Bana kim daha sadık?” değil,
“Bu partiyi ve ülkeyi kim daha iyi temsil edebilir?” sorusudur.
Kurumsal tasarım açısından esas mesele ise bu tercihin yalnızca liderin kişisel takdirine bağlı kalıp kalmamasıdır.
ROBERT MICHELS VE “OLİGARŞİNİN TUNÇ KANUNU”
Bu tartışma yeni değildir.
Alman-İtalyan siyaset sosyoloğu Robert Michels, 1911 yılında yayımlanan Political Parties adlı klasik çalışmasında örgütler büyüdükçe karar alma gücünün giderek küçük bir profesyonel yönetici grubunun elinde toplanma eğilimi gösterdiğini ileri sürdü.
Bu yaklaşım daha sonra “oligarşinin tunç kanunu” olarak tanındı.
Michels’in temel iddiası, örgütlenmenin yönetim, uzmanlık, koordinasyon ve liderlik ihtiyacı yarattığı; bunun da zaman içerisinde yönetenlerle yönetilenler arasında güç farklılaşmasına yol açabileceğiydi. Bu tez daha sonraki siyaset bilimi literatüründe yoğun biçimde tartışıldı ve mutlak bir yasa olarak kabul edilmedi; ancak parti örgütlerinde gücün merkezileşmesi tartışmasının klasik başlangıç noktalarından biri olmaya devam ediyor.
Michels’in yüz yılı aşkın süre önce ortaya attığı soru bugün de geçerliliğini koruyor:
👉Demokrasi için kurulmuş örgütlerin kendi içlerinde demokratik kalmaları nasıl sağlanabilir?
ÖNSEÇİM HER SORUNU ÇÖZER Mİ?
İlk bakışta en demokratik çözüm önseçim gibi görünebilir.
Parti üyeleri veya daha geniş bir seçmen kitlesi adayları belirler; böylece parti merkezinin gücü azalır. Fakat önseçimin de sorunları vardır. Yerel örgütlerde güç sahibi grupların aday belirleme sürecini kontrol etmesi mümkündür. Adayların parti üyelerine ulaşmak için ciddi mali kaynaklara ihtiyaç duyması kampanya maliyetlerini artırabilir. Popülerliği yüksek fakat yasama yetkinliği sınırlı isimler avantaj elde edebilir. Aynı partinin adayları birbirleriyle rekabet ederken parti içi kutuplaşma doğabilir.
Kısa vadeli popülerlik, uzmanlık ve uzun vadeli siyasi kapasitenin önüne geçebilir. Dolayısıyla önseçim demokratik katılımı genişletir; ancak iyi temsilin otomatik garantisi değildir.
Benzer şekilde merkez yoklaması da zorunlu olarak kötü adaylar üretmez. Çok nitelikli, toplumda karşılığı bulunan ve siyasete dışarıdan katılması zor insanların parlamentoya taşınmasını sağlayabilir. Buradaki temel mesele yöntemlerden birini kutsamak değil, denge ve denetim mekanizmaları kurabilmektir.
BELKİ DE MESELE “KİM SEÇİYOR?” SORUSUNDAN DAHA BÜYÜKTÜR
Demokratik sistemlerde vatandaşın egemenliği yalnızca seçim günü ortaya çıkmamalıdır.
Gerçek siyasal katılım bir zincirdir: Partiye katılabilmek, parti içinde görüş açıklayabilmek, aday olabilmek, adayların belirlenmesine katılabilmek, seçimlerde tercih yapabilmek, seçilmiş temsilciyi denetleyebilmek ve bir sonraki seçimde siyasi sorumluluk yükleyebilmek.
Bu zincirin yalnızca son halkasını güçlü tutup diğerlerini zayıf bırakmak, demokrasiyi büyük ölçüde sandık merkezli bir mekanizmaya dönüştürebilir.
👉Oysa temsili demokrasinin kalitesi yalnızca sandığın varlığıyla değil, sandığa gelinceye kadar işleyen süreçlerin niteliğiyle de ilgilidir.
SONUÇ: SEÇMENİN İRADESİ NEREDE BAŞLIYOR?
Seçme hakkının gerçek anlamını sorgularken belki de şu sorudan başlamamız gerekiyor:
👉Seçmenin iradesi sandıkta mı başlar, yoksa adayların belirlenmesi aşamasında mı? Eğer vatandaş yalnızca önceden hazırlanmış listeler arasında tercih yapabiliyorsa, demokratik hakkı elbette ortadan kalkmış değildir. Ancak bu hakkın kapsamı sınırlıdır.
👉Çünkü seçmen nihai karara katılmakta, fakat karar seçeneklerinin oluşturulmasına katılmamaktadır.
👉Öte yandan bütün aday belirleme yetkisinin doğrudan seçmene veya parti üyelerine bırakılması da siyasi örgütlenmenin bütün sorunlarını çözmez.
👉Bu nedenle mesele “lider mi seçsin, üyeler mi seçsin?” şeklinde basit bir ikilem değildir.
Daha anlamlı soru şudur:
👉Liderliğin stratejik sorumluluğu ile seçmenin demokratik iradesi arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?
Belki de sağlıklı bir siyasi sistem;
liderin nitelikli ve dengeli bir kadro oluşturabilmesine imkan verirken,
parti üyelerinin aday belirleme sürecine gerçek anlamda katılmasını, adaylar arasında rekabet bulunmasını, yerel örgütlerin sesinin duyulmasını ve nihayet seçmenin yalnızca parti değil, mümkün olduğunca temsilci üzerinde de etkili olabilmesini sağlayan sistemdir.
Çünkü demokrasi yalnızca “oy verebilmek” değildir.
Demokrasinin daha zor sorusu şudur:
👉Oy vereceğimiz kişilerin kim olacağına ne ölçüde müdahil olabiliyoruz ve katkıda bulunabiliyoruz?
Seçme hakkının gerçek derinliği tam burada ortaya çıkmaktadır kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
